romegames 1
romegames
Bvural41 1
Bvural41
Best Studio 1
Best Studio
BlackFullMoon 1
BlackFullMoon
NovaLst 1
NovaLst
SLyFeLLowTR 1
SLyFeLLowTR
xranzei 1
xranzei
InfernoShade 1
InfernoShade
shrpnl 1
shrpnl
D 1
delimuratt
noisiv 1
noisiv
Manwe Work 1
Manwe Work
Hikaye Ekle
Reklam vermek için turkmmo@gmail.com

Ana Hatlariyla Kissa

  • Konuyu başlatan Konuyu başlatan turkmmo
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • Cevaplar Cevaplar 0
  • Görüntüleme Görüntüleme 689

turkmmo

Level 1
Gold Üye
Katılım
17 Eyl 2008
Konular
31,034
Mesajlar
0
Online süresi
5m 10s
Reaksiyon Skoru
208
Altın Konu
0
TM Yaşı
17 Yıl 8 Ay 28 Gün
Başarım Puanı
719
MmoLira
40
DevLira
0
Ticaret - 0%
0   0   0

ROHAN2 WORLD 1-120 TR TİPİ OFFICIAL YOHARA, BALATHOR VE AMON! 80. GÜNÜNDE! +10.000 ONLİNE! HİLE VE BOT %100 ENGELLİ HEMEN TIKLA!

İ Ç İ N D E K İ L E R

ÖNSÖZ 3
GİRİŞ 4
ANA HATLARIYLA KISSA 4
I ) KISSA KELİMESİNİN LUGAT MANÂSI 4
II ) KISSANIN UNSURLARI VE KISSALARIN PEDAGOJİK DEĞERİ 4
I. BÖLÜM 7
KISSALARIN KAYNAKLARI 7
I-)KUR’AN-I KERİM’DE KISSALAR VE GAYELERİ 8
II-) İSRAİLİYYÂT 10
II. BÖLÜM 13
HADİS-İ ŞERİFLERDE KISSALAR 13
HADİS-İ ŞERİFLERDE KISSALAR HAKKINDA ÖN BİLGİ 14
I . GEÇMİŞ PEYGAMBERLER VE GEÇMİŞ ÜMMETLERLE İLGİLİ KISSALAR 15
A-) PEYGAMBERLERİN KISSALARI 15
1. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (a.s.)’in kıssası 15
2. Hz. İbrahim (a.s.) ve Sâre 19
3. Hz. Musa İle Hızır (A.S.)’ın Kıssası 21
4. Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Azrail (a.s.) 23
5. Hz. Adem (a.s.) İle Hz. Musa (a.s.) 24
6. İsrâîloğulları ve Hz. Musa 25
7. Hz. İsa (a.s.) ve Hırsız 26
8. Hz. Zekeriyya (a.s.)’nın Kıssası 27
9. Hz. Süleyman (a.s.) ve Hanımları 28
10. Hz. Süleyman (a.s.) ve Kayıp Çocuk 29
11. Hz. Eyyûb (a.s.) Yıkanırken 30
SONUÇ 31
KAYNAKÇA 32
A-) HADİS İLMİYLE İLGİLİ ESERLER 32
B-) TEFSİR İLMİYLE İLGİLİ ESERLER 32
C-) EĞİTİM VE TARİHLE İLGİLİ ESERLER 33




ÖNSÖZ
Cenab-ı Hakk’ın Esma-i Hüsnâsın’dan biriside, “Rab” İsm-i şerifidir. Rab, varlık alemlerini yaratan, terbiye ve tenmiye eden, maddî ve manevî kemale doğru götüren demektir. Cenab-ı Hakk’ın Rab ism-i şerifi, terbiye ve hidayet hususunda şu şekilde tecellî etmektedir.
A)İnzal-i Kütüb (kitaplar indirmek)
B)İrsal-i Rusul (peygamberler göndermek)
O’nun gönderdiği kitablarda, en dikkat çekici özellik, insanların irşad ve terbiyeleri için kıssalar îrad etmiş olmasıdır. İnsanları, tâlim ve terbiye için gönderilen peygamberler, onlara irşad ve eğitim sadedinde kıssalar anlatmışlardır.
İnsan, tarihî bir varlık olduğu için, tarihle ve tarihî hâdisatla alakadardır. İnsan için en tesirli eğitim metodu, ona geçmiş zamanın hâdiselerindeki üstün ve bayağı yönlerin kıssa gibi ruha tesiri olan usullerle anlatılmasıdır. Kıssa anlatmak ve kıssalar dinlemek, insan fıtratına uygundur. İnsanlar, kıssalar vasıtasıyla, anlaşılması güç hakikatleri daha çabuk kavrarlar. Kıssaların bu özelliğinden dolayı onları hem Kur’an-ı Kerim’de hemde lisan-ı nübüvvette (Peygamberimizin dilinde) ziyadesiyle müşahede etmekteyiz.
Kur’an-ı Kerim bir irşad ve davet kitabı olduğundan, irşadı kolaylaştıracak olan bütün unsurları kullanmıştır. Bu hususlardan en ziyade dikkatimizi çeken kıssalardır ki, Kur’an’ın önemli bir kısmını teşkil eder.
Güzel ahlâkı tamamlamak için insanlara muallim olarak gönderilen Hz. Peygamber (S.A.V.) de irşad ve tebliğinde, Kur’an’ın kıssaları yanında geçmiş zamanda vuku bulmuş, üstün ahlâk düsturları ile dolu veya kötü insanların akibetlerini bildiren bir çok kıssalar anlatmıştır. Bütün bu kıssaların zikredilmesi, insanın olaylardan ders almasını sağlamak, onların maddî-manevî duygularına hitab etmektir.
Biz bu çalışmamızda, kısaca Kur’an kıssalarının özellikleri ve kıssaların psikolojik ve pedagojik cihetleri üzerinde duracağız. Asıl konumuz ise Rasûllullah’ın anlattığı kıssalardır. Bu nedenle Kütüb-i Sitte’yi tarayıp buradaki kıssaları tespit etmeye çalıştık. Tesbit ettiğimiz kıssaları da iki bölüm halinde derleyerek sunacağız. Bununla beraber Terğib ve Terhibden de sıhhatli bulduğumuz rivayetleri bazı konuların arasına kaydedeceğiz.
Bu çalışmamızda bize yol gösteren, muhterem hocam Yrd. Doç. Dr. Akif KÖTEN Bey’e teşekkürlerimi sunarım.
Bursa, 2001









GİRİŞ
ANA HATLARIYLA KISSA
I ) KISSA KELİMESİNİN LUGAT MANÂSI
Kıssa kelimesi Arapça bir kelime olup Arapça’da ve Kur’an’da şu manâlara gelmektedir: “???” ve “?????” “bir kimsenin izini sürüp ardınca gitmek” manâsına gelir ki, Arapça’daki “??? ?????”sözünde bu anlam vardır.??????????? ???? ??????????? ??????? ile ????????? ????????? ??????? ayetlerindeki “???” kökü, aynı anlamda kullanılmaktadır. Kelimenin ikinci manâsı “bir kimseye bir sözü beyan edip bildirme’yi” ifade eder. Kur’an’da ???????? ????????? tabirinde bu anlam bulunmakta ve “Biz, sana en güzel bir tarzda açıklayıp bildiriyoruz” manâsına gelmektedir. Kelime, bu son anlamda kullanıldığında, normal olarak “alâ” edatı ile müteaddi olur; Kur’an’da, çoğunlukla bu şekilde gelmiştir. ??????? ???????? (Allah, hakk ve hakikati tam bir şekilde bildirir.) Veya peygamberlerin, insanlara Allah Tealâ’nın ayetlerini bildirmelerini ifade eden ?????????? ?????????? ?????? gibi ayetlerde, kelimenin bu anlamı açıkça görülür. Böylece, Kassa fiili, “bir kimseye veya bir şeye ait hâdiseleri adım adım izleyerek noktası noktasına bildirdi” demek olur ki, kelimenin üçüncü anlamı olan “anlatmak, hikâye etmek” şeklindeki daha sonraki kullanışı, birinci ve ikinci anlamlar sınırlamaktadır. Bu fiilden gelen “el-kasas”, aslında isim olup, masdar yerine de kullanılmaktadır.
Günümüzde kıssa kelimesi anlam kaymasına uğrayarak, sadece hikâye ile eş anlamlı sayılmaktadır. Halbuki hikâye ile kıssa arasında fark vardır. Hikâye gerçekte vâki’ olmamış muhayyel şeyler de olabilir. Fakat Kur’an’da ve sünnette geçen kıssalar muhayyel olmayıp bizâtihi gerçeklikleri vardır. Kıssa, geçmişte gerçekleşmiş veya olması mümkün olayları doğru bir biçimde bildirmek ve insanların ders almasını sağlamak amacıyla anlatılır.

II ) KISSANIN UNSURLARI VE KISSALARIN PEDAGOJİK DEĞERİ
İnsan, fıtratı gereği kıssa dinlemeyi ve kıssa anlatmayı sever. Kıssada büyük bir cezbe mekanizması vardır. O, ruhları büyüleyen bir sihre sahiptir. Bundan dolayı, insanlar gerek gerçek gerekse muhayyel kıssaları, hikâyeleri her zaman dinlemişler ve birbirlerine anlatmışlardır.
Her kıssada gerçekleştirilmek istenen bir gaye vardır. Bunun için kıssa, bir takım unsurlar taşır. Bu unsurlar da şunlardır:
Şahislar: Bunlar beşer cinsinden veya diger canlilardan olan kahramanlardir.
Hareket : Olaylarda ve içinde geçen tartışmalardaki temel unsurdur.
Problem: Kıssadaki en önemli noktayı problem oluşturur.
Kıssaların özellikle okul öncesi çocuklara ve ilköğretim seviyesindeki çocuklara büyük tesirleri vardır. Onlar, anlatılan hikâyedeki şahısları kendi hayallerinde canlandırırlar. Kendilerini olayın kahramanı olarak algılarlar. Günlük hayatlarında kıssalardaki olayların taklidine yönelirler. Bütün bu hususlar, çocuklara eğitim verilirken göz ardı edilmemelidir. Çünkü kıssalarda sıkıcılık yoktur. Bir olayın etrafında talî olaylar verilir. Psikolojik olarak en uzun dikkatin “on yedi dakika” olduğu düşünülürse, kıssa ile, eğitimde olaydan olaya geçmekle dağılan dikkatler toplanmış olur. Ayrıca kıssa ile eğitim, kalp, zihin, göz, kulak gibi duygulara hitap ettiğinden daha etkili, daha kalıcıdır. Bu durum günümüzde öğrenme psikolojisinin önemli bulgularından olan “ne kadar çok duyu organına hitap edilirse öğrenme de o kadar kalıcı olur” kuralına uygundur. Bu sebepledir ki, gerek halk gerekse öğrenciler kıssalara çok ilgi gösterirler. Bugün insanlar arasında bir Hazret-i Adem, Hazret-i Yusuf ve Hazret-i İbrahim kıssasını bilmeyen hemen hemen yok gibidir. Kıssaları, insan fıtratına uygun olduğu için Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i Şeriflerde ziyadesiyle müşahede etmekteyiz.

a) Kıssa İle Eğitimin Psikolojik Yönü
İnsan hayatının üstün ve basit yönleri vardır. Kıssayı izleyen ya da dinleyen kişiler, çok kere kıssa kahramanın şahsıyla özdeşleşirler. Böylece hayatta gerçekleştiremediği emellerinin bir kısmını, ya da gerçekleştirdiklerinin tamamını kıssada gerçekleştirme fırsatı bulurlar. Bazen de bir kısım insanlar, kıssada kendisi gibi başarısız yahut sıkıntılı insanları görür, böylece kıssada bir süre teselli bulup rahatlarlar.
Çocukların büyüklere karşı gösterdiği kahramanlıkları konu alan bir kıssa, çocukları son derece memnun eder. Meselâ bir ilkokul ya da ortaokul öğrencisi Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in kıssasından etkilenebilir.
Hz. Hasan ile Hüseyin Hz. Muhammed (S.A.V.)’in torunları ve Hz. Ali’nin oğullarıdır. Bir gün bu iki kardeş abdest alan yaşlı bir adamı görürler. Fakat ihtiyar, hiç de güzel bir abdest almamıştır. Bunu gözleyen kardeşler sağlıklı bir abdestin nasıl alınacağını öğretmek isterler. Ama adam yaşlı olduğundan, bunun ayıp olacağını düşünürler. Sonra kafalarını çalıştırarak son derece güzel bir plan kurarlar. Plan gerçekten enteresandır: Önce, doğru dürüst bir abdestin nasıl alınacağı konusunda aralarında yapmacık bir tartışma başlatırlar. İkisi de hararetli bir şekilde, birbirlerinden daha güzel abdest aldıklarını iddia ederler. Sonra da bu yaşlı adamın hakemliğine başvururlar. Önce Hasan güzelce bir abdest alır, daha sonra da Hüseyin. Adam ikisini de dikkatlice kontrol eder. Abdestlerini bitirdiklerinde, kararını açıklaması için adama sorarlar. Adam dersini almıştır ve kararını açıklamıştır: “İkinizin abdesti de birbirinden güzel! Asıl ben sizden öğrendim.” Çocukların böyle bir kıssadan alacakları hisse, büyüklerden daha çoktur. Çünkü çocuk kendisini, kıssada geçen bir dizi olayların kahramanı olarak görür.
Yaşli bir erkegin de bu kissadan alacaklari vardir. En azindan hata edebilecegini düşünür. Bir kadin ise, kocasinin ya da başkalarinin hatalarini düzeltme metodunu ögrenmiş olur. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli ders, dogrunun çeşitli şekillerde söylenebilecegidir. Görüldügü gibi kissanin psikolojik etkisi çok önemlidir. Çünkü kissada, insan duygularinin müspet kullanilişi, yani başkalarina faydali olmasi temsil edilmektedir. Yani zamanla insanlarin hatalarindan zevk alma duygusu dolayli olarak köreltilmiştir.

b) Kıssa İle Eğitimin Tahayyül Yönü
Kıssa, insanı, içinde bulunduğu dar hudutlardan kurtararak daha geniş bir dünyaya götürür. Orada insan, kıssanın zamanında ve mekanındaki komutanlarla, krallarla beraber olur. Denizlerin ötesine geçer, dağları aşar, kıssadaki tüm rollerde bulunarak herkesle hem dem olur.
Kur’an ve peygamberlerin kıssalarını dinleyenler veyahut o kıssaları okuyanlar, peygamberlerin meclislerinde otururarak adeta o olayları yaşarlar. O peygamberlerin, nurlu davet halkasına günümüzden hayalen katılırlar. Onlarla hemhal olup manevî derslerinden kendi kametleri ölçüsünde müstefîd olurlar. Düşmanlarıyla düşman, dostlarıyla dost olurlar. Bunun terbiyevî değeri çok yüksektir. Bir kere bu tip kıssalardaki hayal, gerçek bir hayaldir. Çünkü buradaki olaylar, yaşanmış olaylardır. Sadece şahısta, zaman ve mekan itibariyle bir intikal söz konusudur.








































I. BÖLÜM


KISSALARIN KAYNAKLARI














I-)KUR’AN-I KERİM’DE KISSALAR VE GAYELERİ
Kur’an-ı Kerim’in mühim özelliklerinden birisi de onun kıssalar irad etmiş olmasıdır. Kıssalar müfessir İmam Taberi’ye göre Kur’an’ın üçte birini oluşturur. Müfessir M. Reşit Rıza’ya göre ise; dörtde üçünü oluşturur. Bütün bu ifadeler ve tespitler kesinliği değil de, nisbî bir doğruluğu göstermesi mümkündür.
Kur’an’daki kıssaların gerek konularında, gerek anlatımlarında ve gerekse kıssalardaki olayların yönetilmesinde sırf bir sanat hâdisesi söz konusu değildir. Kıssa, Kur’an’ın esas hedeflerini gerçekleştirme vesilelerinden biridir. Kur’an-ı Kerim, herşeyden önce bir dini davet ve tebliğ kitabıdır. Kıssa da, bu daveti duyurma ve tebliği benimsetme araçlarındandır. Fakat, kıssaların dinî gayeye hizmet etmesi, onların verilmesinde sanat özelliklerinin görülmesine engel olmaz. Kur’an’ın ifadeleri, ortaya koydukları sahnelerde dinî gaye ile edebî gayeyi birleştirir ve insan ruhuna, sanat güzelliği ile hitâp ederler. Bu yüksek sanat özelliğini idrak etmek ise muhatabı, dinî tesiri almayı hazırlar. Fikrî temasların ciddiyeti içinde, muhataba mesaj ulaştırmak ekseriya kolay olamaz. Çünkü bu durumda muhatab ruhunu bütün savunma mekanizmalarını harekete geçiren bir tavır takınır, itiraz için bir kedinin avını kollayışı gibi pür dikkat kesilir. Oysa, edebiyâtın büyüsü ile fikir, duygu içinde eritilmiş olarak sunulabilir. Üstün edebiyât eserleri, gerçekleri bedahet haline getirirler. İşte Kur’an anlaşılması güç meseleleri, temsil, teşbih ve kıssa gibi metotlarla beyan eder. Bu beyan hem aklı, hem ruhu, hem de duyguları tatmin eder, hakikatlerin daha vâzıh anlaşılmasını sağlar.
Kur’an-ı Kerim’de zikrolunan kıssalar özetle şunlardır: Âdem ile melekler ve şeytan, Âdem ile Havva, Âdem ve oğulları, Hâbil, Kâbil hâdisesi, Kâbe’nin inşası, Lokman’ın oğluna yaptığı ölmez öğütler, Yusuf’a karşı kardeşlerinin kıskançlığı ve Yusuf’u kuyuya atmaları, Yusuf ile Aziz’in karısı arasında geçen hâdise, Yusuf’un hapse girmesi, kardeşleriyle mülâkatı, Musa’nın peygamberliğinden evvelki hayatı, risaleti, mucizeleri, Firavun’un inadı, İsrail oğullarını Mısır’dan çıkarması, el-Bakara ve Hızır kıssası..., Süleyman’ın hikmetleri, Süleyman ve Belkıs, İsa’nın doğumu, nübüveti, sofrası..., İsrail oğulları, Zülkarneyn, Ashâb-ı Kehf, Ashâbu’l-Uhdud, Ashabu’l-Fil, İsra, Hicret, Bedir, Uhud, Benu’n-Nadr, Ahzab, Mekke’nin Fethi, Huneyn Gazvesi, İfk Hâdisesi ve münafıklara ait kıssalar. Böylece insana, vakıalar kadar hiçbir şey gerçeği gösteremez. Buna uyarak, geçmiş milletlerin ilim, cehalet, kudret, zaaf, şeref zillet durumlarını ve bunların sebeblerini iyice incelersek, bizlerde mevcut olan iyi veya kötü davranışlarımıza karşı elbette tesir edecektir. Bu noktadan kıssalar insanı tarihle buluşturur. Kur’an’daki kıssalar, kısaca şu gayeleri taşımaktadır:

1-Hz. Muhammed’in Nübüvvetini ispat etmek. Peygamberimiz gibi kavmi de, geçmiş peygamberlerin ve ümmetlerinin durumlarina vakif degildi. (Yusuf, 102; Kasas, 44-46) Böyle oldugu halde, onlari Kur’an vasitasiyla dogru bir tarzda anlatmasi Allah’in vahyine mazhar oldugunu gösterir.
2-Bütün peygamberlerin İslâm’ı tebliğ ettiklerini göstermektir. Bu gerçeği pekiştirmek için Kur’an, peygamberlerin kıssalarını bir çok durumda peşpeşe serd eder. Enbiya Sûresi’nin (48/92) pasajı bunun güzel bir örneğini teşkil eder ve son ayet bu uzun anlatımın asıl gayesini bildirir: “Muhakkak ki bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. (Dininiz bir tek dindir) Ben de sizin Rabbinizim. O halde yalnız bana kulluk edin.”
3-Muhatapların ders almalarını sağlamak.
4-Hz. Peygamber’in (A.S.M.) ve müminlerin kalplerini takviye etmek. Karşilaşilan güçlüklere karşi müminleri teselli etmek.
5-Allah’ın nimetlerini hatırlatmak ve şeytanın desiselerinden sakındırmak. Allah’ın kudretine boyun eğerek, Allah korkusu motifini, ilahî duyguları geliştirmek üzere harekete geçirmek.
6-Peygamberlerin, kavimlerini nasıl eğittiklerini kıssa ederek, eğitimcileri bu terbiye usulunden faydalanmaya teşvik etmek.
7- Münferit meselelerin arkasındaki genel prensipleri ortaya koymak. Kur’an kıssalarında geçen bazı hususlar vardır ki, bunların cüz’î meseleler olduğu sanılabilir. İlk anda, Kur’an’ın bunları nakledişinde, tarihi bir olayı anlatmaktan başka bir fayda gözetmediği düşünülebilir, o küçük mesele üzerinde ısrarla durmasına anlam verilemez. İsrail oğullarının ünlü “Bakara” sı, buna güzel bir misaldir. Kur’an-ı Kerim bu “Bakara” nın ayrıntıları üzerinde o kadar durmuştur ki, en uzun sûre, adını bundan almıştır. Halbuki şöyle düşünecek olursak Bakara’yı (sığır) kesmek üzerindeki ısrarın, oldukça hikmetli olduğunu anlarız: Eskiden ziraatin başlıca aracı sığır cinsi olduğundan, Mısır’da olduğu kadar dünyanın öteki bir çok bölgesinde de sığır cinsi takdis ediliyor ve tanrılaştırılıyordu. İşte Kur’an, öbür milletler meyanında İsrailoğularının da içlerinde yer etmiş olan Bakar’a tapma sapıklığının, Hz. Mûsa’nın Allah tarafından gönderilmesiyle, bir sığırın hâdiseli boğazlanışıyla ortadan kaldırıldığını, bu sapıklığın insanlığın önemli bir kesiminin isti’dadında yer etmiş olan çok yaygın bir şirk şekli olduğunu böylece anlatmış oluyor. Bu da gösteriyor ki, Kur’an-ı Hakîm’de, tarihi bir olay görünümü veren bazı münferit hâdiseler, bazan birtakım genel prensiplerin ipuçları durumundadırlar.
Hasıl-ı kelâm, kıssa insanı tesir altına alan büyük bir tâlim ve terbiye unsurudur. Bu noktadan Kur’an’da kıssalar mükerrer defa zikredilmiş, insanlara büyük dersler verilmiştir. Hz. Peygamber de, insanların bu fıtrî hâletine karşı bir çok kıssa anlatmıştır. Günümüz islamî eğitim çalışmalarında bu iki kaynaktan istifade edilerek yeni pedogojik eserler neşredilmeye başlamıştır. Örneğin Yusuf Sûresi’nden çıkarılan eğitim ile ilgili kaideler bu çalışmaların ürünüdür. Bu da gösteriyor ki kıssalar, büyük ta’lîmî (didaktik) esaslar taşımaktadır.
-Kıssa ile eğitim insan fıtratına uygundur.
-Eğitimde anlaşılır bir uslûb kullanılmalıdır.
-Yeni öğretilen bilgiler daha önce öğretilen bilgiler üzerine bina edilmelidir.
-Hased daha çok yakınlar arasında görülmektedir.
-Kıskançlık fıtrîdir.
-Eğitim-öğretimde sabır gereklidir.
-Değersiz gibi görünen bir şey, aslında çok değerli olabilir.
-Bulûğ çağının eğitim-öğretimde ayrı bir yeri ve önemi vardır.
-Eğitimde yaş ve seviye daima göz önünde tutulmalıdır.
-Eğitim ve öğretimde doğruyu araştırmak gerekmektedir.
-Peşin hüküm verilmemelidir.
-Eğitim ve öğretimde ne kadar gayret gösterilirse gösterilsin, istenen sonuç bazen alınamayabilir.
II-) İSRAİLİYYÂT
a) İsrailiyyât ve Tefsirdeki Yansımaları
Mevzuumuz, Rasulullah’ın anlattığı kıssalar olduğu için kıssalarla dirsek temasında bulunan İsrailiyyât meselesine de bir nebze değinmemiz gerekir. İsrailiyyât lûgatta “Benî İsrail’den nakledilen zamanla hurâfâta (hurafe, batıl inanç) inkılab etmiş hikâye ve tafsilattır.” İsrailiyyât Yahudi kültür ve medeniyetinden, İslam kültürüne nakledilen rivayetlerdir. Bir de İsrailiyyatın geniş manâsı vardır ki, o da sair din ve kültürlerden İslam’a aktarılmış her nevi rivayetlerdir. İslam kültürü bidayette saf bir zihne malikti. Kur’an-ı Kerîm bu gelişmemiş saf kültürü ihya (canlandırıyordu) ediyordu. Fetihlerin ve ihtida (islamlaşma) hareketlerinin inkişafıyla durum evvelki halin aksine cereyan etmeye başladı. Bir çok felsefî, hikemî ve edebî menkulat (aktarım,rivayet) müslümanların nerdeyse öz malı haline geldi.
Hazret-i Peygamberin vefatından sonra sahabe devrinden itibaren, İsrailiyyât denilen menkulat, ekseriya Kur’ân-ı Kerîm’de kısa ve kapalı olarak zikredilen kıssalar etrafında dönmüştür. Bu kapalı kıssalar etrafında meydana gelen boşlukları doldurmak için, diğer mukaddes kitap mensuplarına müracaat edilip, onların bu hususta kitaplarında bulunan tamamlayıcı malumat aktarılmıştır. Yahudi ve Hristiyan kültürünün dayanağı olan Tevrat ve İncil’deki kıssalarla, Kur’an’daki kıssalar arasında bazı benzerlikler bulunsa da, icmal ve tafsil (özet ve detay) yönünden ihtilaflar vardır. İşte böylece müslümanlar Kur’an’ın veciz olmasından dolayı onun manâlarını anlayabilmek için ehl-i kitaba müracaat etmişler ve onların görüşlerini alıp kendisinden sonra gelen nesle intikal (aktarmışlardır) ettirmişlerdir. Haddi zâtında onların bu gibi rivayette bulunmalarının sebebi, Peygamberimizin müsaadesine binaendir. Ebu Hureyre’den nakledilen bir haberde: “Ehl-i kitab Tevrat’ı İbranî diliyle okur ve onu müslümanlar için Arapça olarak tefsir ederlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, ehl-i kitabı tasdik de tekzib de etmeyin, biz Allah’a ve O’nun tarafından indirilene inandık deyiniz” buyurmuştur. Yine başka bir rivayette Abdullah bin Amr Peygamberden şöyle rivayet etmiştir: “Benden bir ayet dahi olsa tebliğ edin, Benû İsrail’den nakledin. Bunda bir beis yoktur. Kim benim hakkımda yalan söylerse ateşte oturacağı yere hazırlansın”. İşte bütün bu rivayetler İsrailiyyâtın nakledilmesinde bir beis (sakınca) olmadığını göstermektedir. Bundan dolayı Abdullah bin Amr (R.A.) Yermük muharebesi ganimetlerinden kendisine isabet eden iki deve yükü, ehl-i kitabın kitablarından istişhad (delil gösterme) için rivayette bulunmuştur.
İsrailiyyâtın tarihi seyri böyle olmakla beraber onu üç kısımda mütalaa (inceleme) edebiliriz:
1-Doğruluğunu kitap ve sünnetten tespit ettiğimiz rivayetlerdir. Bu gibi rivayetlerin nakledilmesinde hiçbir sakınca yoktur.
2-Yalan olduğunu elimizdeki kitap ve sünnetten bildiğimiz rivayetlerdir ki, bunların nakledilmesi kesinlikle caiz değildir.
3-Birinci kısımdan mı, ikinci kısımdan mı olduğunu bilmediğimiz rivayetlerdir ki, bunlara ne inanırız, ne de bunları yalanlarız. Doğrusunu Allah ve Resûlüne havale ederiz. Bütün bu ifade ettiklerimiz tefsir ilminde İsrailiyyât konusuna dahildir. Şimdi de hadis ilminde İsrailiyyât meselesine icmalen (özet) değinelim.


b) Hadislere Yansımaları
Hadis ilminde ise, İsrailiyyât mevzû (uydurma) hadislerin vaz edilmesinde büyük bir malzemeyi teşkil etmiştir. Mevzû hadislerin ortaya atılması siyasi, dinî ve ictimaî gruplaşmaların bir tezahürüdür(görüntüsüdür). Her fırka kendi adına hadisler uydurmuştur. Onların bir kısmı sözlerini gâh sahih hadislere karıştırarak, gâh yalanlarına hadis süsü verebilmek için mutemet (güvenilen) ve mevsuk (sağlam, doğru) senetleri eklemekle ortaya koymuşlardır. Meselemizle doğrudan alakalı olan İslam tarihinde en ziyade hadis uyduran ve İslam’a en büyük darbeyi vuran Kussas dediğimiz kıssacılar gelmektedir.
Kâss (c.Kussâs): doğruluk ve yanlışlıklarına bakmaksızın halka hikâyeler, haberler bu arada hadisler anlatan, bu işi kendilerine meslek ittihaz (edinen) eden kimselere denir. Bu kimseler; zayıf ve mevzû hadisleri nakletmekte hiçbir sakınca görmemişlerdir. Kıssacılar Hülafa-i Raşidîn (ilk dört halife) devrinin sonlarına doğru ortaya çıkarak cami ve mescidlerde halka teşkil eden cemaate, vaaz ve nasihatte bulunmayı adet haline getirmişlerdi. Ancak bunların bir kısmı, vaaz ve nasihatten ziyade, halkın nazarında kazanacakları yüksek mertebe ve şöhreti düşünüyorlar, şöhretlerine kavuşmak için de olur olmadık akle hayale gelmedik rivayetler serdediyorlardı(anlatıyorlardı). Bu sûretle insanların hissiyatını (duygularını) galeyana (coşturacak) getirecek, onları cuş-u huruşa (coşup kendinden geçmek) sevk edecek hususlara ehemmiyet verip, insanların bu damarlarını su-i isti’mal (kötüye kullanmak) edecek birçok tasvirata ve acâip hikâyelere müracaat ediyorlardı.
Kıssacıların halkı etkilemek için en çok kullandıkları materyal Benî İsrail’e ait kıssa ve hikâyelerdir. Bu hikâyeleri en çok cennet ve cehennem tasvirlerinde kullanmışlardır. Halbuki cennet ve cehenneme dair hem Kur’an’da hem de hadislerde her müslümana yetecek bilgi mevcut iken, kıssacılar yeni bir takım bilgiler veriyormuş hissini uyandırmak için birçok uydurma rivayetlerde bulunmuşlardır. Onların bu durumlarına karşı İslam âlimleri sert tepki de bulunarak onlara, hadis rivayet etmemişlerdir. Mesela: Ebu-l Velîd et-Tayâlîsi bu zâtlardan birini bize şöyle bildirmektedir: “Şu’be ile birlikteydim. Bir genç yaklaştı ve ona bir hadis sordu. Şu’be ona “Sen kıssacı mısın?” dedi. Genç, “ Evet” cevabını verdi. Şu’be, “Defol karşımdan, biz kıssacılara hadis rivayet etmeyiz.” dedi. Bunun üzerine ben, “niçin, ey Ebu Bistâm” diye sordum. O şöyle cevap verdi: “Onlar hadisi bizden bir karış alırlar ve onu bir kulaç yaparak başkalarına naklederler.”
Şimdi kissacilarin hadis diye halka uydurarak anlattiklari rivayetlere bir bakalim: Onlar Resullullah’in (S.A.V.) tehdîdinden çekinmeyerek küstahça rivayetlerde bulunmuş-lardir. Mesela Ahmed b. Hanbel ile Yahya b. Maîn bir gün Bagdat’ta Rusafe mescidinde namaz kilarlarken bir kissacinin rivayetini işitmişlerdir. Rivayet şudur: “Kissaci bana; “Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Maîn tahdis etti” diyerek rivayetini anlatmaya başlamiştir.” “Kim Lailahe illallah derse, Allah Tealâ bu sözün her kelimesinden, gagasi altin, tüyleri mercan olan bir kuş yaratir...” Kissaci bu hikâyeyi hayalinin genişligi nispetinde süsleyerek yirmi varak (sayfa) tutacak kadar uzatmiş, Imam-i Ahmed ve Yahya b. Maîn, hayretler içerisinde kalarak adlarinin kariştigi böyle bir hadisi rivayet etmediklerini birbirine söylemek lüzumunu duyarlar. Şaşkinliklari geçtikten sonra, Yahya b. Maîn dinleyicilerin verdigi bagişlari toplamakta olan kissaciyi yanina çagirir. Yeni bir dünyalik ümidiyle onlarin yanina gelen sözde vaiz’e Yahya b. Maîn, “Bunu sana kim rivayet etti?” diye sorar. O da Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Maîn’in rivayet ettigini söyler. Yahya sözüne devamla, “Yahya b. Maîn benim, Ahmed b. Hanbel de budur, şayet mutlaka yalan söylemen icab ediyorsa, buna bizim adimizi kariştirma” diye azarlayinca, kissaci şöyle mukabele eder: “Çoktan beri Yahya b. Maîn’in ahmagin biri oldugunu işitirdim. Bunun dogru oldugunu şimdi anladim. Yahu dünyada Ahmed b. Hanbel ya da sizden başka Yahya b. Maîn ve Ahmed b. Hanbel yok mu? Ben adlari Ahmed b. Hanbel ve Yahya b. Maîn olan onyedi kişiden hadis yazmişimdir!” Ahmed b. Hanbel koluyla yüzünü kapayarak “Birak şunu gitsin” demiş, kissaci da onlarla alay eder bir tavirla oradan uzaklaşmiştir.
Başka bir rivayette kissacilarin edepsiz tavirlari şu şekilde gözükmektedir. Büyük Imam eş-Şa’bî bir gün bir mescitte şöyle bir olaya şahit olmuştur. Halk uzun sakalli bir ihtiyar görerek onun etrafinda halka oluştururlar. Bu esnada halkin teveccühünü (sevgisini) kendine çekmek için o ihtiyar zât tam bir isnad zinciri zikrederek Hz. Peygambere (S.A.V.) şöyle yalan uydurmada bulunmuştur. “Allah Tealâ iki tane sűr yaratmiştir; her sűrda iki defa üflenecektir. Bunlardan ilkinin sesiyle bütün insanlar bayilacak ikincisiyle de dirilerek mahşer yerine gidecektir.” Ihitiyarin bu tahriflerine (bozmalarina) dayanamayan eş-Şa’bî, iki degil bir sűr yarattigini söyleyerek itiraz etmiştir. Cüretkar kissaci hiddetlenerek: “Ey utanmaz adam, bu hadisi bana falan rivayet ettigi halde, nasil oluyor da sen kabul etmiyorsun !” demiş, sonra da pabucunu kaptigi gibi eş-Şa’bî’nin üzerine yürümüştür. Halk da kissaciyla birlikte bu cesur âlimi yumruklamaya başlamiş; ancak Allah Tealâ’nin otuz sűr yarattigina yemin etmesi üzerine eş-Şa’bî’yi serbest birakmişlardir.
İşte görüldüğü gibi kıssacıların bir kısmı insanların teveccühünü kazanmak için bile bile hadis uydurmakta hiçbir sakınca görmemişlerdir. Onların bu cüretkar tavırlarına seleften (geçmiş âlimler) gayet şiddetli cevaplar verilmiştir. Fakat cehalet kavî (çok) olduğundan halk ilk planda kıssacıların lehinde bulunmuşlardır. Bu gibilere tahammül edemeyen Abdullah bin Ömer (R.A.) onların bulunduğu mescidlere uğramayıp onlarla mücadele etmiştir. Hatta bir defasında yanına oturan bir kıssacıyı yanından emniyet memuru vasıtasıyla uzaklaştırmıştır. Abdullah bin Abbas (R.A.) da zamanının kıssacılarından Nefv b. Fadele el-Bikalî’ye yalancı ve Allah’ın düşmanı diyerek tezyif (aşağı görmek) etmiştir.
Hadis ilminde, kıssacılar büyük tahribat yaptıklarından islam âlimleri onların bu tavırlarına ve hareketlerine karşı bir çok eserler neşretmişlerdir. Biz onların mühimlerinden bir kısmını aşağıya derc (kayd) ediyoruz:

c) Kıssacılar Hakkında Yazılan Eserler
1-El-Ahâdîsu’l-Mevzû’atu’lletî Yervîhâ el-Âmmetu ve’l-Kussâs, Abdusselâm ibn Abdilhalîl (İbn Teymiye)
2-Ahâdîsu’l - Kussâs, Takiyuddîn Ahmed ibn Abdillâhil İbn Teymiyye
3-Tahzîru’l- Havâss min Ekazîbi’l - Kussâs, Celâluddîn es-Suyutî
4- Halâs min Havâdisi’l - Kussâs, Zeynuddîn Abdurrahîm el-İrâkî .












































II. BÖLÜM


HADİS-İ ŞERİFLERDE KISSALAR















HADİS-İ ŞERİFLERDE KISSALAR HAKKINDA ÖN BİLGİ
Önceki konularda, kıssanın lugat manası, Kur’an kıssaları ve kıssanın psikolojik ve pedagojik unsuru üzerinde durduk. Kıssalarla yakın teması olan israiliyyat meselesine de değindik. Fakat bizim asıl konumuz, Rasulullah’ın anlattığı ibret amiz (ibretlerle dolu) kıssa ve hikayelerdir.
Hz. Peygamberin hadisleri kıssa yönüyle daha zengindir. Bir kısım peygamberlerle ilgili olarak Kur’anî ve gayr-ı Kur’anî kıssalar anlatıldığı gibi, Kur’an’da hiç yer verilmeyen bazı eşhasın (kişilerin) kıssaları da anlatılır. Bunlardan bir kısmı örnek şahısların, bir kısmı da kötü kişilerin kıssalarıdır. Bazen cennet ve cehennemin tefâhuru (övünmesi), hayvanların konuşması gibi daha farklı kıssalara da rastlanır. Bütün bu kıssalar ibret alınacak derslerle doludur. Sırf eğlence olsun diye anlatılan kıssa mevcut değildir. Rasulullah, ihtiva ettiği ahlâkî değerler sebebi ile İsrailî kıssalarda anlatmış ve İsrailiyyatın anlatılmasına cevaz vermiştir. İsrailiyyat tenkid edilirken ölçüyü kaçırmamak, Hz. Peygamberin de buna yer verdiğini bilmek gerekir. İsrailiyyat meselesinde zikrettiğimiz Abdulllah bin Amr (R.A.)’ın rivayet ettiği hadis buna şahittir. Yine bu mevzuyla alakalı bir rivayette, Abdullah ibn-i Amr ibn-il As (R.A.)’a şöyle demiştir: “Rasulullah (A.S.M.) bize (bazen bu sabah oluncaya kadar Benî İsrail kıssasını anlatırdı. Anlatma işini farz namaz için kalkınca bırakırdı. İşte bütün bu rivayetler Peygamberimizin geçmiş ümmetlerden özellikle Benî İsrail’den kısssalar anlattığını beyan etmektedir.
Sünnetteki kıssalar Kur’an’daki kıssalardan farksız olup aynı derecede öneme sahiptirler. Nebevî kıssalar tafsilat, açıklık ve üslûp yönüyle basitlik arzeder. Küçük-büyük, genç-ihtiyar, kadın-erkek her kültür seviyesindeki insan tarafından yakın ve uzak gayeleri kolaylıkla anlaşıbilir niteliktedir. Kıssalarda bazen lafız ve ibareler, gayenin daha iyi anlaşılabilmesi için tekrar edilmiştir. Konular, güzellik ve çekicilik ile gönülleri mesrur ve müferreh kılar (sevinçli,rahatlamış). Böylece kalpler aynı duyguyla birleşirler. Rasulullah (S.A.V.)’ın naklettiği kıssaların konu olarak yeni, ûslup olarak mükemmel ve Kur’an’la aynı değerde oldukları görünür.
Bu kısa girişten sonra, Kütüb-i Sitte’den derlediğimiz kısssaları icmalen (özet olarak) şerhleriyle beraber kaydedelim.

I . GEÇMİŞ PEYGAMBERLER VE GEÇMİŞ ÜMMETLERLE İLGİLİ KISSALAR
A-) PEYGAMBERLERİN KISSALARI
1. Hz. İbrahim ve Hz. İsmail (a.s.)’in kıssası
İbn-i Abbâs (R.A.) anlatıyor; “Hz. İbrahim (A.S.) beraberinde Hz. İsmail (A.S.) ve onu henüz emzirmekte olan annesi olduğu halde ilerledi. Kadının yanında birde su tulumu vardı. Hz. İbrahim kadını Beyt’in yanında, Devha denen büyük bir ağacın dibine bıraktı. Burası mescidin yukarı tarafında ve zemzemin tam üstünde bir nokta idi. O gün Mekke’de kimse yaşamıyordu, orada hiç su da yoktu. İşte Hz. İbrahim anne ve çocuğunu buraya bıraktı, yanlarına içerisinde hurma bulunan eski bir azık dağarcığı ile su bulunan bir tuluk bıraktı.
Hz. İbrahim (A.S.) bundan sonra (emr-i ilahi ile) arkasını dönüp (Şam’a gitmek üzere) oradan uzaklaştı. İsmail’in annesi, İbrahim’in peşine düştü (ve ona Keda’da yetişti).
“Ey İbrahim bizi burada, hiçbir insanın hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun” diye seslendi. Bu sözünü bir kaç kere tekrarladı. Hz. İbrahim (emir gereği) ona dönüp bakmadı bile. Anne tekrar (üçüncü kere) seslendi:
“Böyle yapmanı sana Allah mı emretti?” dedi. Hz. İbrahim bunun üzerine “Evet” buyurdu. Kadın :
“Öyleyse (Rabbimiz hafizimizdir) bizi burada perişan etmez” dedi, sonra geri döndü. Hz. Ibrahim de yoluna devam etti. Kendisini görmeyecekleri Seniyye (tepesine) gelince Beyt’e yöneldi ellerini kaldirdi ve şu dualari yapti: “Ey Rabbimiz! Ailemden bir kismini senin hürmetli Beyt’inin yaninda, ekinsiz bir vadide yerleştirdim namazlarini Beyt’inin huzurunda dosdogru kilsinlar diye. Ey Rabbimiz! Sende insanlardan mü’min olanlarin gönüllerini onlara meylettir ve onlari meyvelerle riziklandir ki, onlar da nimetlerinin kadrini bilip şükretsinler”
İsmail’in annesi, çocuğu emziriyor, yanlarındaki sudan içiyordu. Kaptaki su bitince susadı, (sütü de kesildi), çocuğu da susadı (İsmail bu esnada iki yaşında idi). Kadıncağız (susuzluktan) kıvranıp ızdırap çeken çocuğa bakıyordu. Onu bu halde seyretmenin acısına dayanamayarak oradan kalktı, kendisine en yakın bulduğu Safa tepesine gitti. Üzerine çıktı, birilerini görebilirmiyim diye (o gün derin olan) vadiye yönelip etrafa baktı, ama kimseyi göremedi. Safa’dan indi, vadiye ulaştı entârisinin eteğini topladı. Ciddi bir işi olan insanın koşuşuyla koşmaya başladı. Vadiyi geçti, Merve tepesine geldi, üzerine çıktı oradan etrafa baktı, bir kimse görmeye çalıştı. Ama kimseyi göremedi. Bu gidip-gelişi yedi kere yaptı. İşte (Hacc esnasında) iki tepe arasında hacıların koşması buradan gelir.
Anne (bu sefer) Merve’ye yaklaşinca bir ses işitti. Kendi kendine: “Sus” dedi ve sese kulagini verdi. O sesi yine işitti. Bunun üzerine:
“(Ey ses sahibi!) Sen sesini işittirdin, bir yardimin varsa (gecikme)!” dedi. Derken Zemzem’in yaninda bir melek (tecelli etti). Bu Cebrail’di. Cebrail kadina seslendi: “Sen kimsin?” Kadin: “Ben Hâcer’im, Ibrahim’in oglunun annesi...”
“İbrahim sizi kime tevkîl (emanet) etti?”
“Allah Teâla’ya”
“Her ihtiyacınız görecek Zât’a tevkîl etmiş.”
Ayağının ökçesi -veya kanadıyla- yeri eşeliyordu. Nihayet su çıkmaya başladı. Kadın (boşa akmaması için) suyu eliyle havuzluyordu. Bir taraftan sudan kabına doldurdu. Su ise kadın aldıkça dipten kaynıyordu.”
İbn-i Abbâs (R.A.) dedi ki: “Allah İsmail’in annesine rahmetin bol kılsın, keşke zemzemi olduğu gibi bıraksaydı da avuçlamasaydı. Bu takdirde (zemzem, kuyu değil) akar su olacaktı.”
Kadın sudan içti, çocuğunu da emzirdi.
Melek, kadına:
“Zayi ve helak oluruz diye korkmayın! Zira, Allah Teâla Hazretleri’nin burada bir Beyt’i olacak. Bunu da şu çocuk ve babası bina edecek. Allah Teâla Hazretleri o işin sahiplerini zayi etmez!” dedi. Beyt yerden yüksekti, tıpkı bir tepe gibi. Gelen seller sağını solunu aşındırmıştı.
Kadın bu şekilde yaşayıp giderken, oraya Cürhüm’den bir kafile uğradı. Oraya Kedâ yolundan gelmişlerdi. Mekke’nin aşağısına konakladılar. Derken orada bir kuşun gelip gittiğini gördüler.
“Bu kuş su üzerine dönüyor olmali (burada su var). Halbuki biz bu vâdide su olmadigini biliyoruz!” dediler. Durumu tahkik için, yinede bir veya iki atik adam gönderdiler. Onlar suyu görünce gelip haber verdiler. Cürhümlüler oraya gelip, suyun başinda Ismail’in annesini buldular.
“Senin yanında konaklamamıza izin verir misin?” dediler. Kadın:
“Evet! Ama suda hakkınız olmadığını bilin!” dedi. Onlar da:
“Pekala!” dediler. Aleyhissalâtu vesselâm der ki:
“Ünsiyet istediği bir zamanda bu teklif İsmail’in annesine uygun geldi. Onlar da oraya indiler. Sonra geride kalan adamlarına haber saldılar. Onlarda gelip burada konakladılar. Zamanla orada çoğaldılar. Çocuk da büyüdü. Onlardan Arapça’yı öğrendi. Büyüdüğü zaman onlar tarafından en çok sevilen, hoşlanılan bir genç oldu. Büluğa erince, kendilerinden bir kadınla evlendirdiler. Bu sırada İsmail’in annesi vefat etti.
Derken Hz. İbrahim (A.S.) İsmail’in evlenmesinden sonra oraya gelip, bıraktığı (hanımını ve oğlunu) aradı. İsmail’i bulamadı. Hanımından İsmail’i sordu. Kadın:
“Rızkımızı tedarik etmek üzere (avlanmaya) gitti” dedi. Hz. İbrahim, bu sefer geçimlerini, hallerini sordu. Kadın:
“Hâlimiz fena, darlık ve sıkıntı içindeyiz!” diyerek şikayet vâri konuştu. Hz. İbrahim:
“Kocan gelince, ona benden selam et ve “Kapısının eşiğini değiştirmesini söyle!” dedi. İsmail geldiği zaman sanki bir şey sezmiş gibiydi:
“Eve herhangi bir kimse geldi mi?” diye sordu. Kadın:
“Evet şu şu evsafta bir ihtiyar geldi. Senden sordu, bende haberini verdim, yaşayişimizdan sordu, bende sikinti içinde oldugumuzu söyledim” dedi. Ismail:
“Sana bir tavsiyede bulundu mu?” dedi. Kadın:
“Evet! Sana selam söylememi emretti ve kapının eşiğini değiştirmeni söyledi!” dedi. İsmail:
“Bu babamdı. Seninle ayrılmamı bana emretmiş. Haydi artık ailene git!” dedi ve hanımını boşadı. Cürhümlülerden bir başka kadınla evlendi.
Hz. İbrahim onlardan yine uzun müddet ayrı kaldı. Bilahare bir kere daha görmeye geldi. Yine İsmail’i evde bulamadı hanımının yanına gelip, İsmail’i sordu. Kadın:
“Maişetimizi kazanmaya gitti” dedi. Hz. Ibrahim:
“Haliniz nasıldır?” dedi, geçimlerinden, durumlarından sordu. Kadın:
“İyiyiz, hayır üzereyiz, bolluk içindeyiz” diye Allah’a hamd ve sena da bulundu .
“Ne yiyorsunuz?” diye sordu. Kadın:
“Et yiyoruz!” dedi.
“Ne içiyorsunuz?” diye sorunca da:
“Su!” dedi. Hz. İbrahim:
“Allah’ım et ve suyu haklarında mübarek kıl!” diye dua ediverdi. Aleyhissalâtu vesselâm der ki:
“O gün onların hububatı yoktu. Eğer olsaydı Hz. İbrahim, hububatları için de dua ediverirdi.”
İbn-i Abbâs der ki: “Bu iki şey (et ve su) Mekke’den Başka hiç bir yerde Mekke’de ki kadar sıhhate muvafık düşmez (karın sancısı yaparlar). (Bu, Hz. İbrahim’in duasının bir bereketi ve neticesidir).
(Rasûlullah (S.A.V.) Hz. İbrahim’den anlatmaya devam etti:)
“İbrahim (İsmail’in hanımına) dedi ki:
“Kocan geldiği zaman, benden ona selam söyle ve kapısının eşiğini sabit tutmasını emret! (Çünkü eşik, evin dirliğidir).
Hz. İsmail gelince (evde babasının kokusun buldu ve) “Yanınıza bir uğrayan oldu mu?” diye sordu. Kadın:
“Evet bize yaşli bir adam geldi, kilik kiyafeti düzgündü!” dedi ve (ihtiyar hakkinda) bir kisim övgülerden sonra:
“Benden seni sordu, bende haber verdim. Yaşayişimizin nasil oldugunu sordu, ben de hayir üzere oldugumuzu söyledim!” dedi. Ismail:
“Sana bir tavsiyede bulundu mu?” diye sordu. Kadın:
“Sana selam ediyor, kapının eşiğini sabit tutmanı emrediyor” dedi. Hz. İsmail:
“Bu babamdı. Eşik de sensin, seni tutmamı, evliliğimizin devamını emrediyor! (Sen yanımda değerli idin, kıymetin şimdi daha da arttı” der ve kadın İsmail’e on erkek evlat doğurur.)
Sonra, Hz. İbrahim Allah’ın dilediği bir müddet onlardan ayrı kaldı. Derken bir müddet sonra yanlarına geldi. Bu sırada Hz. İsmail Zemzem’in yanındaki Devha ağacının altında kendisine ok yapıyordu... Babasını görünce ayağa kalkıp karşılamaya koştu. Baba-oğul karşılaşınca yaptıklarını yaptılar (kucaklaştılar, el, yüz, göz öpüldü).
Sonra Hz. İbrahim:
“Ey İsmail! Allah Teâla Hazretleri bana ciddi bir iş emretti” dedi. İsmail de:
“Rabbinin emrettiği şeyi yap!” dedi. Hz. İbrahim:
“Bu işte bana sen yardim edecek misin?” diye sordu. O da:
“Evet sana yardım edeceğim!” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. İbrahim:
“Allah Teâla Hazretleri, bana burada bir Beyt yapmamı emretti!” diyerek etrafına nazaran yüksekçe bir tepeyi gösterdi.
(İbn-i Abbâs) dedi ki: “İsmail’e İbrahim işte orada Kabe’nin (daha önceki) temellerini yükselttiler. Hz. İsmail taş getiriyor. Hz. İbrahim de duvarları örüyordu. Bina yükselince, Hz. İsmail babası için (bugün Makam olarak bilinen) şu taşı getirdi. Yükselen duvarı örerken Hz. İbrahim (iskele olarak) onun üstüne çıkıyordu. İsmail de ona (aşağıdan) taş veriyordu. Bu esnada onlar:
“Ey Rabbimiz! (Bu hizmetimizi) bizden kabul buyur! Sen gören ve bilensin!” diyorlardı.
İbn-i Abbâs der ki: Hz. İsmail ve Hz. İbrahim binayı yaparken (zaman zaman) etrafında dolaşarak “Ey Rabbimiz (bu hizmetimizi) bizden kabul buyur! Sen gören ve bilensin” diye dua ediyorlardı.
Hadis-i Şerifin Izahi
Bu hadis-i şeriften, Hz. Ibrahim ile hanimi Hâcer’in Allah’a olan derin bagliliklarinin insani hem hayrete düşürecek, hem de hayran birakacak seviyede oldugunu görüyoruz. Hz. Ibrahim Hacer ile yavrusunu, o zamanlar hiçbir hayat izi taşimayan, daha sonralari Mekke diye anilacak bir yere birakmasi teslimiyetin zirve noktasidir. Hz. Ibrahim Allah’in emrini yerine getirmiş, Hacer validemiz de bir an tereddütle “Bizi buraya birakmani Allah mi emretti” dediginde “Evet, sizin buraya iskaninizi (yerleştirilmenizi) Allah emretti” cevabina karşilik müthiş bir teslimiyet örnegi göstermiştir: “Allah bize yeter. O bizi korur ve yalniz birakmaz” diyerek tevekkülün en büyük örnegini sergilemiştir.
Bu hadis-i şeriften, yeryüzünde en şerefli binanin Kâbe-i Muazzama oldugu anlaşilmaktadir. Cenab-i Hakk Beyt’ini peygamberlerin büyügü olan Hz. Ibrahim (A.S.) ve oglu Hz. Ismail’e (A.S.) inşa etmelerini emretmiştir. Onlar aldıkları emri o zaman, Bekke olarak isimlendirilen Mekke-i Mükerreme’de îfa (yerine getirmek) etmişlerdir. İbrahim (A.S. Kâbe’nin inşasini tamamladiktan sonra Cebrail (A.S.) gelerek, Ibrahim (A.S.)’a hac farizasini nasil îfa edecegini ögretti. Daha sonra da Ibrahim (A.S.) da Makam-i Ibrahim diye anilan ve namaz kilinan mübarek makamdan “Ey Nas! Rabbinizin Beyt’ini ziyarete davetlisiniz. Icabet (emrini yerine getiriniz) ediniz” diye ilan etmiştir.
İbrahim (A.S.) oğlu ve hanımını Mekke’ye yerleştirdiğinde Cenab-ı Hak’tan yedi şey istemiştir. “Ya Rabbî! Ben evlatlarımdan kimini, senin mukaddes evinin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim ki orada namaz kılsınlar diye. Artık sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir. Onları, bazı meyvelerle rızıklandır, umulur ki şükrederler. Ey Rabbimiz, gizlediğimizi de, açıkladığımızı da şüphe yok ki Sen bilirsin. Zaten, yerde ve gökte olan hiçbir şey Sana gizli kalmaz. Bana ihtiyarlığıma rağmen İsmail’i ve İshak’ı bahşeden Allah’a hamd olsun. Çünkü benim Rabbim duayı elbette işitendir. Ya Rabbî, beni dosdoğru namaz kılan eyle. Zürriyetimden (neslimden) de böyle namaz kılanlar yarat. Ey Rabbimiz, duamı kabul et. Ey Rabbimiz, hesabın görüleceği gün, beni, ana-babamı ve tüm iman edenleri bağışla” Kısaca Hz. İbrahim’in Cenab-ı Hak’tan istediği yedi şey maddeler halinde şunlardır:
1-Emniyet isteği: Allah’tan güvenlik nimetini istemiştir. Bu “Ya Rabbi, bu şehri emniyetli kıl” sözü ile ifade edilmiştir. Bu duada önce emniyet nimetini istemek, güvenliğin nimet ve hayır çeşitleri içinde en büyüğü olduğuna; din ve dünya maslahatlarından (faydalarından) herşeyin ancak onunla tamamlanacağına delalet eder.
2-Muvahhid olma isteği: Cenab-ı Hakk’ın, Ona tevhidi nasip edip Onu şirkten korumasını aynı zamanda da evladü iyalinin (çoluk çocuğu) de şirkten korunmuşluğunu istemiştir. “Beni de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut.”
3-Mekke’nin bereketlenmesi isteği: Bu, Hz. İbrahim’in “Ey Rabbim ben evlatlarımın kimini, senin mukaddes evin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim.” Şeklindeki duasından anlaşılan husustur. Hakikaten bu duanın berekâtıyla (bereketleriyle) Mekke ve onun ahalisi bereket bulmuştur. Kıssa da zikredildiği gibi Hz. İbrahim (A.S.) oğlunu, gelinine sorduğunda rızkımızı tedarike (kazanmaya) gitti.” cevabına karşılık “Ya Rabbî, bunların yediklerine bereket ihsân et.” diye dua etmiştir. Peygamberimiz de Hz. İbrahim’in ettiği duada et ve suyu tahsis (seçip) ettiğini eğer onların hubabat (buğday, arpa vs.) yedikleri vaki olsaydı onlara da dua eder ve onların bereketlenmelerini de niyaz ederdi, demiştir.
4-Namazlı nesil dileği: “Ben zürriyetimden bir kısmını namaz kılsınlar diye burada iskan ettim.” ifadesinde zikr olunmuştur.
5-Allah tarafından neslinin sevilmesi dileği: Bu da İbrahim (A.S.)’ın “Artık sen, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir.” duasında ortaya çıkmaktadır.
6-Neslinin rızıklandırılması dileği: Bu rızık maddî olmakla beraber mânevî rızık ve füyüzâtı (feyizleri) da kapsamaktadır. Öyle ki rızık vasıtasıyla İsmail ve evlatları şükr eden birer kul olsunlar.
7-Hem kendisinin, hem de neslinin ibadetlerinin kabul olunması isteği: “Ey Rabbimiz, duamızı kabul et” ifadesiyle ibadet ve dualarının müstecâb (kabul olunması) olmasını niyaz etmiştir.” Beni, ana-babamı mağfiret et” husunda müfessirler “Burdaki istiğfar (affını istemek) günahtan dolayı yapılan istiğfar değil, bilakis Allah’a iltica (sığınmak) ve O’nun fazl-ı keremini istemektir” demişlerdir. Yine ana-babasina istigfar sadedinde, bir kimsenin ebeveyni kafir oldugu halde onlar için magfiret talebinde bulunmak caiz degildir. Fakat bu hususta da birkaç mütalaa (görüş) vardir. 1 Kafir olan ebeveyn (ana-baba) için mağfiret talebinde bulunulmama meselesi ancak Allah’ın bildirmesiyle bilinebilecek bir durumdur. İbrahim (A.S.) da belki bu hususta herhangi bir men’ emri, yasaklama almamış; bundan dolayı da bunun caiz olacağını zannetmiştir. 2 Ayetteki, “Anne ve babamı” sözüyle, Hz. Adem (A.S.) ve Hz. Havva’yı kasdetmiş olabilir. 3 Bu, müslüman olmak şartina baglidir.
*Hz. İbrahim (A.S.) Kâbe’yi çok sade bir şekilde bina etti. O kadar ki, onun ne tavanı, ne eşiği, ne penceresi, ne de kapısı vardı. Kusayy bin Kilâb Kâbe’nin muhafızlığını deruhte (üstlendiği) ettiği zaman eski binayı yıkarak onun yerine hurma ağaçlarının yerine yapılan kerestelerle tavanlı bir yapı olarak meydana getirmiştir.
*Yine bu hadis-i şeriften Cenab-i Hakk’in o kurak bölgede zemzemi mucizevi bir şekilde ortaya çikarmasi, kendine gönülden inanip, güvenenlere her zaman yardim edecegini ispat etmektedir. Arabistan yarimadasinin en sicak bölgesinde, Hacer ile Ismail zamanindan bugüne kadar zemzemin hiç eksilmeden gelmesi bu mu’cizenin bir devamidir.
*Yine bu kıssada Hz. İsmail’in annesi Hacer ve babası İbrahim’in dillerinin Arapça olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü rivayette Arapça’yı Cürhümlülerden öğrendiği ifade edilmektedir.
*Hadiste İsmail (A.S.)’ın hanımları kapının eşiğine benzetilmiştir. Çünkü aralarında benzerlik vardır. Kapı, evi ve içindekileri muhafaza eder, kadın da kapı gibi evin bekçisidir. Kocasının gıyabında evi ve içindeki eşyayı muhafaza eder. Ayrıca ikisi de vat’ (giriş) mahallidir. Eşiğin değiştirilmesi, boşamadan kinaye yapılmıştır. Ulema bunu boşamayı hasıl eden kinayat arasında mütalaa etmişlerdir.
2. Hz. İbrahim (a.s.) ve Sâre
Ebu Hureyre (R.A.)’ın bildirdiğine göre: Allah Resûlü (A.S.) şöyle buyurmuşlardır: Peygamber İbrahim (A.S.) şu üçü müstesna asla yalan söylememiştir. Bu yalanlardan ikisi Allah’ın zâtına aittir. Birisi: Ben hastayım öbürü de: Belki bu işi, putların şu büyüğü yapmıştır, demesidir. Biri de, Sâre hakkında söylediği sözdür. Şöyle ki: İbrahim, beraberinde Sâre olduğu halde zâlim bir hükümdarın memleketine gelmişti. Sâre ise insanların en güzeli idi. İbrahim, Sâre’ye: Şu cebbar hükümdar senin, benim zevcem olduğunu bilirse, seni benden alır. Eğer sana sorarsa, benim kızkardeşim olduğunu haber ver. Çünkü sen İslam dininde benim kız kardeşimsin. Zira biliyorum ki yeryüzünde benden ve senden başka müslüman yoktur, dedi. Nihayet İbrahim o zâlimin memleketine girdiğinde, onun adamlarından biri Sâreyi gördü. Bu adam, zâlim hükümdara: Ülkene, senden başka hiçbir kimseye layık olmayacak bir kadın geldi dedi. Zâlim hükümdar Sâre’ye adam gönderip getirtti. Bunun üzerine İbrahim (A.S.) kalkıp namaza durdu. Sâre, zâlim’in yanına girince zâlim hükümdar elini ona uzatmaktan kendini alamadı. Fakat eli şiddeti bir şekilde tutuldu. Bunun üzerine Sâre’ye. Allah’tan elimi salıvermesi için dua et, sana hiçbir zarar vermeyeceğim, dedi. Sâre, dediğini yaptı. Zâlim tekrar saldırdı. Bu sefer el birinciden daha şiddetli bir şekilde tutuldu. Zâlim, Sâre’ye yine aynı şeyleri söyledi. O da denileni yaptı. Tekrar saldırınca bu sefer zâlimin eli ilk ikisinden çok daha şiddetli bir biçimde tutuldu. Zâlim hükümdar Sâre’ye: Allah’a dua et de elimi salıversin; Allah şahidim olsun sana bir zarar vermeyeceğim dedi. Sâre de bunu yaptı ve adamın eli salıverildi. Zâlim, Sâre’yi getiren adamı çağırarak: Sen bana insan değil, ancak bir şeytan getirmişsin. Bu kadını benim topraklarımdan çıkar. Hacer’i de ona ver, dedi. Ravi diyor ki: Sâre yürüyerek İbrahim’in yanına döndü. İbrahim (A.S.) onu görünce ondan tarafa giderek. Ne haldesin? diye sordu. Sâre: Hayırdır, Allah facirin (günahkarın) elini men etti; bana da bir hizmetçi ihsân eyledi, dedi.”
Hadis-i Şerifin Izahi
Bu hadis-i şerifte Ibrahim (A.S.)’a üç yalan izafe edilmiştir. Muhakkik Islam âlimleri bu yalan meselesinde çok derin mütalalarda bulunmuşlardir. Ibrahim (A.S.)’dan zahiri (görünüşte) yalan olarak söylediginin birincisi, “Bunu yapsa yapsa şu büyükleri yapmiştir.” ayetiyle ikincisi de “Ben hastayım dedi” ayetidir. Bir de yukarıda kaydettiğimiz hadis-i şerifte hanımı Sâre için “kız kardeşimdir” demesidir. Yalan, dinimizde her çeşit kötülük ve şerrin başı kabul edilerek, şiddetle reddedilmiştir. Fakat yalan söylemek bazı hallerde de meşrû (geçerli) kabul edilmiştir. Hal böyle olmakla beraber, İbrahim (A.S.)’a isnad edilen yalan meselesinde muhakkik (derin araştırmacı) âlimler şöyle demişlerdir: İbrahim (A.S.)’ın bu hali bir yalan sayılmaz. Onun söylediği o sözlerde bir hikmet ve bir maslahat vardır.
1- Hz. İbrahim (A.S.)’in kastı, kendisinden sudur (meydana gelen) eden o fiili, putlara isnat etmek olmayıp, onları susturma maksadına ulaşmasını sağlayacak bir ta’riz üslubu (alaya alarak) ile bu işi kendisinin yaptığını iyice ortaya koyup belirtmektir. Bu tıpkı şuna benzer diyelim ki sen, pek zarif bir hatla bir yazıyı yazdın. Sen de hattatlıkta meşgul birisisin. Arkadaşının ise yazısı güzel değil ve arkadaşın düzensiz bir şey karalayacak konumdadır. İşte o arkadaşın, yazmış olduğun o yazı hakkında sana soruyor: “Bunu sen mi yazdın?” sen de cevap veriyorsun: “yok canım, sen yazmışsındır!” senin bu cevapla gayen, onunla alay etmek ve bunu kendinin yapmayıp, o ümmi ve bozuk yazılı kimsenin yazdığını söylemek değil, kendinin yazmış olduğunu te’kid (pekiştirmek) etmektir. Çünkü bu iş, hem âciz hem kadir arasında muhtemel bir işi, âciz olanın yaptığını söylemek, onunla alay etmektir ve onu kadir olanın yaptığını söylemektir.
2-Hz. İbrahim (A.S.) dizilmiş ve süslenmiş bir halde putları görünce bir hayli öfkelenmiştir. Kâfirlerin de putların en büyüğüne ziyadesiyle saygı ve ihtiram ettiklerini gördüğü için, o puta daha fazla öfkelenmiştir. Bundan dolayı, kendisinin o putları hafife almasını ve onları kırıp geçirmesinin bir sebebi olduğundan bu işi o büyük puta nispet etmiştir. İş, bizzat onu yapana nispet edildiği gibi, bazen o işi yapmaya sebep olana da nispet edilir.
3-Bu, onların inançlarına göre olması gerekeni söylemektir. Buna göre Hz. İbrahim (A.S.) onlara sanki şöyle demiştir: “Sizler, onların büyüğünü bunu yaptığını herhalde yadırgamazsınız. Çünkü ibadet olunan ve İlah olduğu iddia edilen bir varlığın, buna hatta daha fazlasına kâdir olması gerekir. İşte bütün bu izahat “ta’rizli” ifadelerde, (insanı yalandan kurtaran bir genişlik rahatlık vardır hadisine istinad etmektedir.
Bu meselede ehl-i hadisin müdakkik ve dahi âlimlerinden Kadı İyaz der ki: Tebliğe müteallik (ilişkin) meselelerde peygamberlerde kizbin (yalan) vukuu tasavvur bile edilemez. Küçük günahları onlara caiz, görelim görmeyelim, keza söylenen yalan az olsun çok olsun fark etmez. Hüküm budur. Çünkü peygamberlik makamı yalana tenezzül etmekten pek yücedir. Bu meselede en küçük bir yalanın tecvizi (uygun görülmesi), onların sözlerine olan güveni ortadan kaldırır. Rasulullah’ın: “Yalanın ikisi Allah’ın zatıyla ilgili, biri de Sâre ile ilgilidir.” Sözüne gelince, bunun manası şudur: Buradaki sözler muhatabın anlayışına göre yalandır. Nefsü’l-emirde (iç yüzünde) ise bunlar iki sebeple dinin reddettiği mezmum (kötülenmiş) yalanlar değildir. Biri: Hz. İbrahim bunlarla tevriye (iki anlamı kastetmek) yapmıştır. Mesela Sâre hakkında: “İslam da kardeşim” demiştir. Buradaki kardeşlik batında (hakikatte) sahihtir(doğrudur). İkincisi: Eğer bu tevriye değil de ya gerçekten yalan olsaydı, yine de zâlimin zulmünü def’ etme sadedinde caiz olurdu. Nitekim fukahâ (hukuk bilginleri) şu husuta ittifak ederler: “Bir zâlim, gizlenmiş olan birini öldürmek üzere veya emanet bir malı gasben almak üzere gelse ve bunların yerini sorsa, bilen kimseyi onları gizlemek ve bildiğini inkar etmek vacip olur.” Çünkü burada zâlimin zulmünün def’ etmek mevzubahistir. Her ne ise bu mesele, bizim asıl üzerinde çalıştığımız konu değildir. Peygamberlerin, ismet sıfatına müteallik meseleler ehl-i sünnet kelâmının temel eserlerinde teferruatıyla (detaylarıyla) beraber kaydedilmiştir.
*Âlimler, bu kıssadan şu hükümleri çıkarmışlardır: Hadiste, Hz. İbrahim (A.S.)’ın mucizesi beyan edilmektedir. Aynı zamanda Sâre validemizin iffeti, kocasına sadakati, Allah’a teslimiyeti ve o teslimiyyeti neticesinde kerameti zikredilmektedir.
*Din kardeşine kardeşim denilebilir, bu tabirle din kardeşi kastedilebilir. Zâlimin zulmünden kurtulmak için yalan söylemek caizdir.
*Zâlim hükümdarın ve müşrik kimsenin hediyesi kabul edilebilir.
*Halisane (samimi) ve ızdırar (sıkıntı) halinde yapılan dua makbuldur. Allah Teâla doğruların yardımcısıdır. Kendine samimiyetle ve iyi niyetle el açıp dua edenlere yardım eder; onları eli boş döndürmez. Sıkıntıya düşen her insan fıtratının gereği olarak Cenab-ı Vahib-ü Zülcelal’e (duaları kabul eden celal azamet sahibi olan Allah) dua etmelidir.
*Musibete uğrayan kimsenin öncelikle namaz kılması menduptur. “Ey İman edenler, sabr ile, namaz ile Allah’tan yardım dileyin. Hiç şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir.” Ayet-i kerimesi buna işaret eder. Sikinti aninda namaz kilmak Ibrahimî bir sünnettir.
*Kötü kimselerin özelliklerinden biri, verdikleri sözden hemen caymalarıdır. Kral da sözünde durmadığı için Allah Teâla onu her defasında perişan etmiştir.
*Kötü insanlar, insanı uyarması gereken olaylardan ders alamazlar. Zâlim kral Hz. Sâre’ nin duası makbul bir insan olduğunu üç defa gördüğü halde kendisini toparlamamış, tam aksine onun insan değil şeytan olduğunu ileri sürmüştür. Zâlim kralın Sâre’ye hediye ettiği hizmetçi, daha sonraki yıllarda Hz. İsmail’i dünyaya getirecek olan Hâcer annemizdir. Kötü kral bazı güzel hallerini gördüğü Hâcer’i şeytan sanmış, onu Sâre’ye vererek ikisinden birden kurtulmak istemişti.
3. Hz. Musa İle Hızır (A.S.)’ın Kıssası
Übey bin Ka’b (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: “Rasul-i Ekrem (S.A.V.) “Musa Peygamber (A.S.) Benî Israil içinde hutbeye kalkmişti. Kendisine: “En çok âlim olan kimdir?” diye soruldu. “En âlim benim.” diye cevap verdi. (Bu hususdaki) ilmi (Allahu a’lem diyerek) Allah’a havale etmediginden dolayi Allah (C.C.) ona itab etti. Allah Tealâ: “Iki denizin bitiştigi yerde kullarimdan biri var. O senden daha âlimdir.” diye ona vahyetti. “Ya Rab, ona nasil yol bulayim?” dedi. Ona: “Bir zenbil içinde bir balik taşi. Onu nerede kaybedersen (o kulum) oradadir.” denildi. (Musa aleyhisselam) gitti. Hadimi Yuşa’ b. Nűn (alehisselam)’i da (birlikte) götürdü. Bir zenbil içine de bir balik koyup yüklendiler. (Iki denzin bitiştigi yerdeki) kayanin yanina varinca başlarini (yere) koyup uyudular. (Derken tuzlanmiş ölü) balik zenbilden siyri(lip kurtu)ldi. Ve deniz içinde kendine hadimince (aleyhimesselam) şayan-i taaccüb bir şey olmuştu. (Uyandiktan sonra o gecenin bakiyyesi ile bütün gün gittiler. Sabah olunca Musa (A.S.) Hadimine: “Kuşluk yemegimizi ver. Bu seferimizden yorgunluk duy(maga başla)duk.” dedi. (Halbuki) Musa (A.S.) emrolundugu o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamişti. Hadimi: “Bak hele, taşin dibinde barindigimiz zaman bali(gin gittigini haber verme)yi unutmuşum.” dedi. Musa (A.S.): “Zâten istedigimiz de bu idi.” dedi. Bunun üzerine kendi izlerine baka baka geriye döndüler. Taşin yanina varinca bir de baktilar ki esvâbina bürünmüş bir zât (duruyor) Műsa (A.S.) selâm verdi. Hizir (A.S.): “Acâyip! Bu (senin bulundugun yerde) selâm ne gezer?” dedi. “Ben Műsa’yim.” dedi. O: “Benî Isrâil Műsa’si mi?” diye sordu. “Evet.” dedi. Műsa (aleyhisselam sonra yine söze başlayip): ”Sana ta’lim olunan rüşd (ve hidayet) den bana (bir şey) ta’lim etmek) üzere sana tebaiyyet edeyim mi” dedi. Hizir (A.S.): ”Sen, benimle hiç mi hiç edemezsin ya Műsa! Bende Allah’in kendi ilminden bana verdigi öyle bir ilim vardir ki sen onu bilemezsin. Sende de Allah’in verdigi öyle bir ilim vardir ki onu da ben bilemem.” Cevabini verdi. (Műsa (A.S.): “Beni Inşâallah sabirli bulursun. Sana hiçbir işinde de karşi gelmeyecegim.” dedi. Gemileri olmadigi için deniz kiyisinda yürüyerek gittiler. Bir gemi geçti. Alsinlar diye (gemicilerle) söyleştiler. Hizir (A.S.)’i (gemiciler) tanidilar. Ve onlari navulsuz (gemiye) aldilar. (O sirada) bir serçe, geminin kenarina konup denizden bir iki yudum (su) aldi. Hizir (A.S.): “Yâ Műsa, benim ilmimle senin ilmin, Ilmullahi bu serçenin denizden aldigi bir yudum kadar bile eksiltemez.” dedi. Ve (ondan sonra) gemi tahtalarindan birine el atip söktü. Műsa (A.S.). “Adamcagizlar bizi gemilerine) navulsuz almişlarken sen, gemilerine kasdedip içindekileri batirmak için mi deliyorsun.” dedi. Hizir (A.S.): “Sen benimle hiç edemezsin demedim mi” dedi. (Műsa (A.S.): “(Şu) dalginligimdan dolayi beni muâheze edip de bana güçlük gösterme.” cevabini verdi. Yine gittiler. Bir de baktilar ki bir çocuk (diger) çocuklarla oynuyor. Hizir (A.S.) çocugun başini eliyle kopardi. Musa (A.S.): “Aman, hiçbir nefse bedel olmaksizin (günahsiz) pâk bir cani telef mi ediyorsun?” dedi. Hizir (A.S.) yine: “Ben, sana benimle edemezsin demedim mi? Cevabini verdi. Yine gittiler. Nihayet bir karyeye gelince ahalisinden yemek istediler. Ahali onlari misafir etmekten yüz çevirdiler. Orada yikilmaga yüz tutmuş bir duvar buldular. Hizir (A.S.) eliyle (işaret ederek) dogrulttu. Musa (A.S.): “Isteseydin (hiç olmazsa) bunun için bir ücret alabilirdin.” deyince Hizir (A.S.):” Bu (andan itibaren) artik ayrilalim.” dedi. Nebiyy-i Mükerrem (S.A.V.) (kissayi buraya kadar hikâye buyurduktan sonra): “Allah Teâlâ Musa’ya rahmet etsin. Ne olurdu sabredeydi de aralarinda geçen maceralar (taraf-i Hak’tan) bize hikâye olunaydi.”
Hadis-i Şerifin Izahi
Her ne kadar bu kıssa Kur’an-ı Kerim’de zikredilse de biz hadisin sonundaki peygamberimizin “Ne olurdu Musa sabretseydi de aralarındaki maceralarını daha çok öğrenseydik.” ifadesinden nakletmeyi lüzumlu gördük. Kuran-ı Kerim’de Hızır ile Musa (A.S.)’ın macerası Kehf Suresi’nde (60-82) uzunca anlatılmıştır. Hızır (A.S.); başta nesebi olmak üzere peygamberliği, sahabeliği, hayatı, ölüp ölmediği gibi bir çok meselesi münakaşa edilen bir zattır. Hızır (A.S.) hakkında hadislerde de teferruatlı bilgi yoktur. Fakat tefsirlerde Hızır (A.S.) ile Musa (A.S.) arasındaki macera teferruatıyla nakledilmiştir.
*Musa (A.S. zamanın peygamberi ve kendisine Tevrat da verildiği halde “Yeryüzünde benden daha âlim var mıdır?” sualine bedel Allah da onun o sualine karşılık olarak Hızır (A.S.) ile imtihan etmiştir. Bu imtihana çekilme hadisesi Tefsir-i Kebir’de uzunca nakledilmiştir.
*Bu kıssadan âlimler ilim tahsili için uzak beldelere sefer etmenin faziletini istidlal (delil çıkarmışlardır) etmişlerdir. İlim öğrenmenin yaşı yoktur. Ben büyük adamım, yeniden öğrenci olmam, diye düşünmek doğru değildir. Hz. Musa (A.S.) büyük bir peygamber olduğu halde bilmediği bazı ilimleri Hızır (A.S.)’dan öğrenmek için nice sıkıntılara seve seve katlanmıştır. İlim öğrenen kimseler Hz. Musa (A.S.) gibi alçak gönüllü olmalıdırlar. Hocaları, kendilerini uyardığı vakit onlara karşı edepli ve saygılı davranmalıdırlar.
*İnsanlar ne kadar âlim olurlarsa olsunlar, mutlaka onlardan daha âlimi vardır. Hâdiseler sadece zahiri (görünüş) yönüyle değerlendirilmemelidir. Sadece zahirî değer- lendirme insanı yanıltabilir ve insanı yanlış hükme götürebilir. İnsan eşyanın ve hâdiselerin hem enfüsüne hem de afakına (iç ve dış yüzüne) bakmalıdır. Yani zahir ve batın esasını yakalayabilmelidir.
*Kainatta herşey Allah’in mülküdür. Allah mülkünde diledigi gibi tasarruf eder. Kimseninin Ona neden böyle, niçin şöyle diye sormaya yetkisi yoktur. O, kullarinin zararina olacak bir şey yapmaz. Her yaptiginin bir sebebi ve hikmeti vardir. Biz bu incelikleri, O’nun bildirdigi kadar bilebiliriz.
*İnsan her zaman hata edebilir. Hata ettiği zaman Hz. Musa (A.S. gibi merdane bir şekilde özür dilemeli; kendisinden özür dilenen kimse de Hizir (A.S.) gibi, özür dileyeni affetmelidir.
*Hz. Musa ve Hz. Hızır, iki ayrı meşrebin temsilcisi durumundadırlar. Hz. Musa (A.S.) zahir ilimlerinde bir deniz, Hz. Hızır (A.S.) ise, batın ilimlerinde bir denizdir. Vazife noktasından baktığımızda, ikisi arasında da farklılık vardır. Hz. Hızır (A.S.), Hz. Musa (A.S.) gibi halkı Hakka götürmeye memur değil, Hak’dan halka olan mukadderatın infazına (gerçekleştirilmesine) memurdur. Bundan dolayı, oğlanı öldürmesi de Allah’ın emriyle vefat eden çocukların ruhlarını kabza müvekkel (ruhları almakla görevli) olan ölüm meleğinin vazife ve mesuliyeti gibi olur.
4. Hz. Musa (a.s.) ve Hz. Azrail (a.s.)
Ebu Hureyre’nin anlattığına göre ölüm meleği Musa (A.S.)’ya gönderildi. Melek Musa’ya gelince Musa ona bir tokat vurdu ve gözünü çıkardı. Bunun üzerine melek Rabbine dönüp: Sen beni ölmek istemeyen bir kula gönderdin, dedi. Allah, ona gözünü geri verdi ve: Tekrar Musa’ya dön ve ona şöyle söyle: Elini bir öküzün sırtına koysun, elinin kapladığı yerdeki kıl için kendisine bir sene ömür vereceğim, buyurdu. Musa: “Ya Rab! Sonra ne olacak?” diye sordu. Allah: Sonra ölüm! buyurdu. Musa: Öyle ise şimdi öleyim, dedi ve Allah’tan kendisini Mukaddes Arza bir taş atımı mesafeye kadar yaklaştırmasını, diledi. Bunun üzerine Allah Resulü (A.S.): “Orada olsaydım, onun, yol kenarında kızıl kum tepesinin altında bulunan kabrini sizlere gösterirdim” buyurdu.
Hadis-i Şerifin Izahi
Bu hadis-i şerif müteşabihat nevindendir. Kuran-ı Kerîmin müteşabihati (anlaşilmasi güç) oldugu gibi ehadis-i şerifenin dahi müteşabihati vardir. Hadisin mânâ-yi sahihi Cenab-i Hakk’in ölüm melegini Azrail’i Musa (A.S.)’a ruhunu kabz etmek için göndermemiştir. Belki Musa’yi ihtibar ve imtihan için göndermiştir. Nasil ki böyle bir imtihanla oglunu kurban etmesi emredilerek, Hz. Ibrahim’i (A.S.) de imtihan buyurmuştur. Halbuki bu emrin tahakkuku matlub ve mültezem (gerekli) degildi. Hz. Musa’nin ruhunun kabzolunmasi Irade-i Ilahîye iktiza (gerek) etseydi, mutlak Onun ruhu kabz olunurdu. Bu konuda Bediüzzaman da şunlari ifade eder. Bediüzzaman, kendisine sorulan şu suale “Melaike insan gibi bir surette inhisar (kalmaz) etmez. Müşahhas (bir şahis) iken bir küllî (her yerde,her şeyde) hükmündedir. Hz. Azrail (A.S.) kabz-i ervaha müvekkel olan melaikelerin naziridir (idarecisi). Her ölenin ruhunu Hz. Azrail (A.S.) mi bizzat kabzediyor, yoksa aveneleri (yardimcilari) mi kabzediyorlar?” cevaben şunlari ifade etmiştir. Bu hususta üç meslek vardir:
Birinci Meslek: “Azrail (A.S.) herkesin ruhunu kabz eder. Bir iş bir işe mani olmaz. Çünkü nuranidir. Nurani bir şey hadsiz âyineler vasitasiyla hadsiz yerlerde bizzat bulunabilir ve temessül (gözükür) eder. Nuraniyetin temessülati o nurani zatin hassasina (özelliklerine) maliktir (sahiptir). Onun ayni (kendisi) sayilir. Gayri degildir. Güneşin aynalardaki misalleri güneşin ziya ve hararetini (işik ve isisini) gösterdigi gibi melâike gibi ruhanilerin dahi alem-i misalin ayri ayri âyinelerinde misalleri onlarin ayn’laridir. Hassalarini gösterirler. Fakat aynalarin kabiliyetine göre temessül ediyorlar. Nasil ki, Hz. Cebrail (A.S.) bir vakitte Dihye suretinde sahabeler içinde göründügü dakikada binler yerde başka suretlerde ve arş-i azam önünde şarktan garba kadar geniş ve muhteşem kanatlariyla secde ediyordu. Hülasa O, bulundugu yerin kabiliyetine göre temessülü vardir.
İkinci Meslek: “Hz. Cebrail, Mikail, Azrail (aleyhimüssselam) umum melaikenin nazırlarıdır. Onların kendi nevilerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda aveneleri vardır ve o muavinler enva-ı mahlukata göre ayrı ayrıdırlar. Sulahanın (iyilerin) ervahını kabzeden başkadır, ehl-i şekavetin (kötülerin) ruhunu kabzeden yine başkadır. Buna Naziat Suresinin 1. ve 2. ayet-i kerimeleri şahittir. Kafirlerin ruhlarını son derece şiddetli ve çetin bir şekilde çekip alan meleklere yemin olsun. Müminlerin ruhlarını kolaylık ve yumuşaklıkla rahatça alan meleklere yemin ederim. Demek ki kabz-ı ervah eden melaike taife taifedir. Bu mesleğe göre, Hz. Musa (A.S.) Hz. Azrail (A.S.)’a değil belki Azrail’in bir avenesinin misal-i cesedine (fıtrî celaletine ve halkî celadetine ve Cenab-ı Hakk’ın yanında nazdar olmasına binaen) ona bir tokat aşk etmek gayet makuldur.”
Üçüncü Meslek: Bazı melaikeler vardır ki onların kırk bin başı var. Her başında kırkbin dili var diye rivayetler gelmiştir. Öyleyse seksen bin gözü dahi vardır ve onların herbir dilinde kırkbin tesbihat var. Melaikeler alem-i şehadetin envaına göre müekkel olduklarından alem-i ervahta o envaın tesbihatlarını temsil ediyorlar ve hakeza... İşte bu mesleğe binaen Hz. Azrail (A.S.)’ın her ferde mütevveccih bir yüzü ve bakar bir gözü vardır. Hz. Musa (A.S.)’ın Hz. Azrail (A.S.)’a tokat vurması haşa Azrail (A.S.)‘ın mahiyyet-i asliyesine ve şekl-i hakikisine değil ve bir tahkir değil ve ademi kabul değil belki vazife-i risaletin (peygamerliğinin) daha devamını ve bekasını arzu ettiği için kendi eceline dikkat eden ve hizmetine set çekmek isteyen bir göze şamar vurmuş.
Bütün bu izahlardan anladığımız şudur ki; Hz. Musa Hz. Azrail ile imtihana tabi tutulmuş ölümü mukadder olmadığından bu garib hâdise cereyan etmiştir. Bediüzzaman da melaikelerin vazifesi noktasından meseleyi izah etmiştir. İşin tarihi boyutunu da Tecrid Şarihi, Kamil Miras gayet güzel beyan etmiştir. Teferruatıyla mevzuyu öğrenmek isteyen, adı geçen esere bakabilir.
5. Hz. Adem (a.s.) İle Hz. Musa (a.s.)
Ebu Hureyre’den (R.A.) rivayet edildiğine göre: Allah Resülü (A.S.V.) şöyle buyurdu: Adem ile Musa münakaşa ettiler. Musa Ey Adem! Sen bizim babamızsın. Sen bizi mahrumiyete düşürdün ve cennetten çıkarttın! dedi. Adem de ona: Sen, Allah’ın kelamı ile seçip mümtaz kıldığı ve eliyle yazdığı Musa’sın Öyle iken sen, Allah’ın beni yaratmasından kırk sene evvel üzerime takdir buyurduğu bir işten dolayı mı beni kınıyorsun? dedi. Bunun üzerine Peygamber: “Böylece Adem, Musa’ya galip geldi. Adem, Musa’ya galip geldi,” buyurdu.
Hadis-i Şerifin Izahi
Bu hadisteki münakaşa mevzuun da şarihler (açiklayicilar) tarafindan hayli münakaşa edilmiştir. Bazi âlimler: “Istikbale matuftur (yöneliktir). Yani ahirette cereyan edecektir. Vukua (meydana) gelecegi kesin oldugu için mazi sigasiyla vürud etmiştir.” demişlerdir. Yine bazi âlimler ise, dünyada ve Hz. Musa devrinde cereyan ettigini, Cenab-i Hakk Hz. Musa’nin Adem (A.S.)’i görme talebi üzerine, onu dirilterek karşilaştirmiş olabilecegini söylemişlerdir. Bazi âlimler ise, bu iki peygamberin berzah aleminde karşilaşmiş olabileceklerini söylemiştir. Bu durumda Hz. Musa’nin vefatindan sonra ruhlari semada karşilaşmiş olmalidir. Ibn-i Kayyum-u Cevzî ise bu münakaşanin bir darb-i mesel olabilecegi ihtimali üzerinde durmuştur. Bu durumda mana şudur: “Eger onlar karşilaşsalardi, aralarinda böyle bir tartişma geçecekti. Bu temsilde Hz. Musa’nin zikredilmiş olmasi, agir tekliflerle gönderilen ilk peygamber olmasi sebebiyledir.
Haberin izhar ettiği müşkilatı göz önüne alınan İbn’ül Cevzî der ki. “Bu haber, sahih bir hadisle sabit olması sebebiyle, mahiyetine muttali olunamasa bile, inanılması gereken hususlardandır.
*Kadı İyaz der ki: Hadiste, Ehl-i Sünnetin “Hz. Adem’in çıkarıldığı cennet, müttakilere vaad edilmiş olan ve ahirette girecekleri ebediyet cennetidir.” İddiasına hüccet var. Mutezile ve başkaları da, o cennetin başka bir cennet olduğunu iddia ederler. Onlardan bazıları daha da ileri gidip o cennetin yeryüzünde olduğunu iddia etmiştir.
*Hadis, hakkın ortaya çıkması için yapılacak münazarada delil ve hüccetler getirmenin, bunların açıklık kazanması için tevbih (ikaz) ve tarizde bulunmanın meşru olduğunu; levmin (kınamanın), bilen ve anlayan kimseye kendisinde bu hallerin bulunmadığı kimselere nisbetle daha ağır geldiğini göstermektedir.
*Kişi kendinden büyükle, evlat babasiyla münazara edebilmektedir. Ancak bunun meşru olabilmesi için münazarada hakkin ortaya çikmasi veya ilmin artmasi gözetilmelidir.
*Ehl-i Sünnet için kaderin varlığı ve kullların fiillerinin yaratılması gibi hususlara hüccet (delil) mevcuttur.
*Kişinin normalde hoş karşilanmayacak bazi davranişlari, öfke ve üzüntü gibi bazi hallerinde hoş karşilanabilir. Bilhassa, öfkeli ve hiddetli bir tabiata sahip olanlar daha çok müsamaha ile karşilanir. Nitekim hadis münazara esnasinda inkarcilik hali galebe çalmiş olan Hz. Musa’ya, Hz. Adem (A.S.) babasi olmasina ragmen, sadece ismiyle hitap etmiş ona bu halin dişinda yer vermeyecegi şeylerle hitap etmiş, bununla birlikte Hz. Musa’nin faziletini ikrar etmiş, sonra münazarasina devam edip, onun şüphesini bertaraf edecek kendi hüccetlerini beyan etmiştir.
*Hz. Adem’in (A.S.) cennetten çıkarılması, büyük hikmetlere bağlıdır. Eğer Hz. Adem (A.S.) cennette kalsaydı makamı melek gibi sabit bir varlık olurdu. İstidatları inkişaf etmezdi. Cenab-ı Hakk’ın, kendi ve nesli hakkındaki bu ilâhi hikmetini kavradığından, Hz. Musa (A.S.)’ya karşı galebe çalmıştır. Yani hikmet-i ilahiye ile hüccet göstermiştir.
6. İsrâîloğulları ve Hz. Musa
Ebu Hureyre (R.A.) anlatıyor: Rasulullah aleyhissalatü vesselam buyurdular ki: Hz. Musa (A.S.) son derece haya sahibi ve sıkı örtünen birisiydi. İstihyası sebebiyle bedeninden hiçbir yer görünmezdi. Benî İsrail’den bazıları ona eziyette bulundu. (Şöyle ki: Bir gün aralarında onun bu şekilde giyinmesine bedenindeki bir kusur sebep olmasin? Muhakkak ki, O, ya abraştir veya debbelidir (kasigi çikik veya hayasinda şişme vardir) veya başka bir afete maruzdur diye dedi-kodu yaptilar.
Cenab-ı Hakk Hz. Musa (A.S.)’ı bu dedikodularından tebrie etmek diledi. Yine bir gün Hz. Musa (A.S.) bir tenhada, elbiselerini bir taş üzerine bırakıp tek başına suya girmiş yıkanıyordu. Yıkanması tamam olunca, giymek üzere çamaşırlarına doğru yürüdü. Tam bu sırada, üzerinde giyecekler olduğu halde taş yuvarlanmaya başladı. Hz. Musa (A.S.) değneğini eline alıp taşı yakalamaya çalıştı. Bu sırada: “Elbisem ey kaya, elbisem ey kaya” diye bağırıyordu. Taşın peşinde koşarken Benî İsrail’den bir cemaatin yanına kadar vardı. Hz. Musa’yı çıplak vaziyette gördüler, yaradılışca herkesten güzel (ve kusursuz) ve dedi-kodulardan beri idi. Kaya durdu. Hz. Musa (A.S.) çamaşırlarını alıp giydi, sopasıyla taşa vurmaya başladı. Ebu Hureyre) der ki: “Allah’a kasem olsun, o taşta sopa darbeleri sebebiyle üç veya dört veya beş tane bere izi var.” Şu ayet bu hadiseye işaret etmektedir:
“Ey İman Edenler! Siz de Musa’yı incitenler gibi olmayın. Nihayet Allah onu dedikleri şeyden temize çıkardı. O Allah indinde itibarlı bir zat idi.”
Hadis-i Şerifin Izahi
Bu kıssa yahudilerle Musa (A.S.) arasında geçmektedir. Kıssada vurgulanmak istenen mana; Hz. Musa (A.S.)’nın son derece haya sahibi olduğunun belirtilmesidir. Bu rivayet yahudilerin çırılçıplak beraberce yıkandıklarını ve birbirlerinin avret mahallerine baktıklarını göstermektedir. Musa (A.S.) ise onların bu hayasızlığına katılmıyordu. Onlar da onun hakkında bir takım dedikodular uydurdular. Cenab-ı Hakk da kulunu onların dedikodusundan tebrie etmek için onun başına bu garip hâdiseyi cereyan ettirmiştir. Bu hâdiseye hadiste zikredilen Ayet-i Kerime işaret etmektedir. Çünkü Benî İsrail bu dedikoduları çıkarmakla, Musa (A.S.)’ı incitmiştir. “Ey İman Edenler! Siz de Musa’yı incitenler gibi olmayın. Nihayet Allah onu dedikleri şeyden temize çıkardı. O Allah indinde itibarlı bir zat idi.” Bu ayetten bize düşen hisse de peygamberimizi üzecek ve incitecek her hadiseden uzak kalmamizdir.
*Haya ve edeb, bütün peygamberlerin ortak sünnetidir. Haya imanın hassası olduğundan, haya ve edebte son derece itina göstermeliyiz. Hayadan yoksun olmak, bütün kemalâttan (güzelliklerden) yoksun olmak demektir.
7. Hz. İsa (a.s.) ve Hırsız
Ebu Hureyre (R.A.)’ın ifade ettiğine göre: Allah Resulü (A.S.V.) şöyle buyurdu: “Meryem oğlu İsa hırsızlık etmekte olan bir kimseyi gördü. İsa ona: Çaldın mı? diye sordu. O da: Kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan (Allah)’a yemin ederim ki hayır, diye cevap verdi. Bunun üzerine İsa: Allah’a inandım, kendimi yalanladım, dedi.”
Hadis-i Şerifin Izahi
Bu kıssada alacağımız en büyük ders Allah adına verilecek yeminin ehemmiyetidir. Nitekim adam Allah adını şart koşunca, Hz. İsa (A.S.) adama güvenmiştir. Bu konuda âlimler farklı mütalaada (görüşlerde) bulunmuşlardır. Kadı İyaz şöyle demiştir: Kelamın zahiri, Allah adına yemin edeni tasdik ettim ve bana ona çalmasından görünen şeyi tekzib (yalanladım) eyledim demektir. Belki o şahsın içinde hakkı bulunan malını alması, yahut sahibinin izniyle almış olması, yahut gasb ve istilayı kasdetmemiş olması muhtemeldir. Yahut da çekilip gizlenmesinden dolayı ona bir şey aldığı zahir olmuştur. O şahıs İsa’ya yemin edince İsa (A.S.) zannını düşürüp, zannında geri dönmüştür.
Bu mevzuda şöyle diyenler de olmuştur: “Hz. Isa’nin kalbinde Allah öyle yüce bir mevki tutuyordu ki, hiçbir kimsenin Onun adini kullanarak yalan yere yemin etmesine razi degildi. Böyle olunca yemin edenin itham (suçlanmasi) edilmesiyle, gözlerini itham etme şiklarindan birini tercihle başbaşa kaldi. Işte bu durumda töhmeti gözlerine tercih etti. Tipki, Hz. Adem (A.S.) gibi: O da Iblis kendisine hayir nasihatta bulunduguna dair yemin ettigi zaman Iblis’in dogru söyledigini zannetmişti.
*Hadisten, şüphenin ariz oldugu hallerde hadd cezasinin düşürülecegine delil çikarilmiştir.
8. Hz. Zekeriyya (a.s.)’nın Kıssası
El-Hâris el-Eşâ€™ari (R.A.) anlatiyor. Rasulullah (A.S.V.) buyurdular ki:
“Allah Teâla Hazretleri Yahya ibn-i Zekeriyya (A.S.)’a beş kelime söyleyip bunlarla amel etmesini ve onlarla amel etmelerini Benî Isrâil’e de söylemesini emir buyurdu. Ancak O, bu hususta agir aldi. Isa (A.S.) kendisine: “Allah sana beş kelime ögretip onlarla amel etmeni ve Benî Israil’e de onlarla amel etmelerini emretmeni söyledi. Ya sen bunlari onlara emredersin veya bunlari onlara emredecegim” dedi. Yahya (A.S.) da: “Onlari emretmede benden önce davranacak olursan, yere batirilmam veya azab görmemden korkarim!” dedi ve halki Beytü’l-Makdîs’te topladi. Mescid agzina kadar doldu. Mahfillere de oturdular. (Söz alip):
“Allah bana beş kelime gönderdi ve onlarla amel etmemi ve size de amel etmenizi emretmemi bana emretti:
*Bunlardan birincisi Allaha ibadet etmeniz, ona hiçbir ortak koşmamanizdir. Allah’a ortak koşanin misali şudur: Bir adam, kendi öz malindan altin veya gümüş mukabilinde bir köle satin alir ve: “Bu benim evim, bu da işim. (Çaliş kazandigini) bana öde!” der. Köle çalişir, fakat kazancini efendisinden başkasina öder. Kölenin böyle yapmasina hanginiz razi olur? Aynen bunun gibi, Allah da size namazi emretti. Namaz kilarken (saga sola) bakinmayin. Zira Allah yüzünü, namazda bulunan kulunun yüzüne karşi diker, o saga sola bakmadigi müddetçe.
*Allah size orucu emretti. Bunun misali şu insanin misaline benzer. O bir gurup içerisindedir. Beraberinde bir çikin içinde misk var. Herkes onun kokusundan hoşlanmaktadir. Oruçlunun (agzinda hasil olan) koku, Allah indinde miskin kokusundan daha hoştur.
*Allah size sadakayı emretti. Bunun misali de şu adamın misaline benzer: Düşmanlar onu esir edip ellerini boynuna bağlamışlar ve boynunu vurmaları için cellatlara teslim etmişlerdir. Adam: “Ben az veya çok (bütün malımı) vererek kendimi fidye mukabilinde kurtarmak istiyorum” der ve nefsini fidye ödeyerek kurtarır.
*Allah size Allah’ı zikretmenizi de emretti. Bunun da misali, peşinden hızla düşmanın geldiği bir adamdır. Bu adam muhkem (sağlam) bir kaleye gelip, düşmandan kendini korur. Kul da böyledir. Şeytana karşı kendisini sadece zikrullahla koruyabilir.”
*Rasulullah aleyhissalatü vesselam (burada hikâyeyi tamamlayarak) dedi ki: Ben de size beş şeyi emrediyorum: Allah onlari bana emretti. Dinlemek, itaat etmek, cihad, hicret ve cemaat. Zira kim cemaatten bir karişçik ayrilirsa boynunda ki islam bagini çikarip atmiştir, geri dönen hariç. Kim de cahiliye davasi güderse o cehennem molozlarindan biridir!”
Bir adam: “Ey Allahın Resulü! O kimse namazını kılar, orucunu tutar idiyse (yine mi cehennemlik)?” diye sordu. Aleyhissalatü vesselam:
Evet, namaz kılsa, oruç tutsa da! Ey Allahın kulları! Sizi müslümanlar, mü’minler diye tesmiye eden Allah’ın çağrısı ile çağırın! buyurdular.”
Hadis-i Şerifin Izahi
Bu kıssada, Hz. Zekeriya (A.S.)’ın halkını irşad etmesi ve irşadında kullandığı temsiller dikkati çekmektedir. İnsanlara tebliğ ve irşatta bulunurken temsil ve teşbihi kullanmak gayet faydalıdır. Temsil ve teşbihin faydası aşikar (çok açık) olduğundan insanlar hemen Beyt-i Makdis’e toplanarak derslerini almışlardır. Bir başka husus da yüklenilen vazifeleri zamanında îfa etmeye çalışmak gerekir. Hz. Zekeriya (A.S.)’ın işi biraz yavaşlatması hemen Hz. İsa’nın tenkidini çekmişti. Vazifeye ehemmiyet vermek mühim iken vazifeyi ağıra alanları ikaz etmekte bir o kadar mühimdir. Yalnız ikaz etmek insanların enaniyet (benlik) damarına dokundurmamakla olur. Eğer insanların o damarlarına dokunu-lursa nasihat ve ikazlar akîm kalır. Hz. Zekeriya (A.S.) davanın ehemmiyetini müdrik (anladığından) olduğundan, Hz. İsa (A.S.’ın ikazına kulak vermiştir.
*Hz. Zekeriya ve Hz. İsa (A.S.)’ın halklarına emrettikleri hususlar aynen bizim için de geçerlidir. Burdan bütün dinlerin İslam olduğu aşikare ortaya çıkıyor.
*Hz. Zekeriya (A.S.)’ın temsillerle ifade ettiği ameller insanın kurtulmasına medar olacak amellerdir. Bu amellerde, Tevhid, ibadet, oruç, sadaka ve zikirdir.
*Hz. Peygamber de bu emirlere ilaveten, dinlemek, itaat etmek, cihat etmek, hicret etmek ve İslam cemaati üzere olmak gibi emirleri serd etmiştir.
*Cihat etmek, hem maddî hem de manevî unsurları havidir. Gerektiğinde canla, malla, ilimle ve her türlü vasıtalarla cihat etmek gerekli ve mümkündür.
*Hicret etmek ise, fetihten önce Mekke’den Medine’ye fetihten sonra ise dar-ı küfürden dar-ı islam’a, dar-ı bid’a’dan darı’s-sünneye, ma’siyyetten tevbeye intikaldir. (Muhacir, Allah’ın yasakladığı şeyden hicret edendir.)
*Cemaatten murat ise, sahabe ve onlardan sonra gelen tabiun ve onlardan sonra gelen etba’ut-tabiûndur ki, bunların hepsine birden Selef-i Salihîn denilir. Böylece cemaate sarılmak zikrettiğimiz bu nurlu kafilenin, yoldaşı ve takipçisi olmaktır. İslam bağından maksat ise İslam dinidir. Yani, kişinin İslam’ı benimsemekle, nefsine iradesiyle bağladığı İslamî bağlardır; hudud, ahkâm, emirler, nehiyler vs. hepsi İslam’ın bağlarıdır.
*Hadiste, cemaate uymak ve onlardan ayrılmamak müminlerin temel vasıflarından biri olduğu söylenmiştir. Buna rağmen cemaatten ayrılanlar ancak cahiliye yolu üzerinde bulunurlar.
9. Hz. Süleyman (a.s.) ve Hanımları
Ebu Hureyre (R.A) şöyle anlatir: Süleyman Peygamberin altmiş hanimi vardi. Bir gün: “Yemin olsun ki ben bir gecede bu kadinlari dolaşacagim ve onlarin her biri hamile kalarak Allah yolunda binip savaşacak birer oglan doguracak” demişti. Fakat neticede bu kadinlardan sadece bir tanesi hamile kaldi. O da yarim bir çocuk dogurdu. Hz. Peygamber (bunu anlattiktan sonra): “Eger Süleyman bu yeminin de inşâallah deseydi o kadinlardan her biri, süvari olacak ve Allah yolunda savaşacak birer oglan dogururdu” demiştir.
Hadis-i Şerifin Izahi
Bu kıssanın ifade etmek istediği en mühim husus herşeyi Allah’ın meşiet ve dilemesine bağlamak gerektiğidir. Rivayetlerde Süleyman (A.S.)’ın hanımları ve cariyeleri altmış, yetmiş ve doksan olarak zikredilmiştir. Bu konuda peygamberler tarihi kitaplarında çok farklı rivayetler vardır. Fakat, bu rivayetlerin sıhhat noktasından değerlendirilmesi yapılmalıdır.
*Kur’an-ı Kerim’de istikbale ait sözler ve yapılacak işler hakkında peygamber aleyhisselatü vesselam’ın şahsında bütün müminlere şu tavsiye beyan olunmuştur: “Hiçbir şey hakkında Alllah’ın meşietiyle takyit etmeden: “Ben bunu yarın muhakkak yaparım deme ve unuttuğun vakit Rabb’ini an.”
*İnsanın azim ve iradesi bir şeyin meydana gelmesi için kâfi sebep değildir. Zira “Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez.” Ancak Allah’ın dilemesi müstesnadır. O zaman geleceğe ait bir fiilde işi Allah’ın iradesine bağlayıp inşâallah demeyi unutmamak gerekir. Beşeriyet icabı inşâallah demeyi unutursak, hatırladığımız an hemen inşâallah diyerek geçmiş hatamıza bir nevi kefaret yapmalıyız.
*Hz. Süleyman (A.S.) hayır temennisi sadedinde her hanımından Allah yolunda cihat edecek bir evlat sahibi olacağını söylüyor. Fakat ümidi ve arzusu çok fazla olduğu için temenni üslubunu aşarak cezmen (kesin olarak) söylüyor. Onun bu davranışında hayır kastı, rıza-yı İlahi arzusu esastır. Dünyevî bir düşünce onda mevcut değildir. İnşâallah demeyi unutması temennisinin ona galebe (baskın) çalmasındandır.
*Hz. Süleyman’ın inşâallah dememesi, onun kalbinde olmadığı manasına gelmez. Bilakis bir peygamber olarak inşâallah’ın ifade ettiği mana ve mefhumu kalbinde eksiksiz taşıyordu. Rasulullah’ın “Eğer inşâallah deseydi hanis (yemininde hata) olmayacaktı.” İfadesi bunu doğrulamaktadır.
*Hz. Süleyman (A.S.) inşâallah demedigi için hanimlarindan yalniz birisi vücudu yarim olan bir çocuk dünyaya getirdi. Kur’an-i Kerim’de zikredilen: “Andolsun biz, Süleyman’i imtihan da ettik. Tahtinin üstüne bir ceset birakiverdik. Sonra o yine inâbe etti.” ayet-i kerimesinin bu olaya şahit oldugu söylenmiştir. Bu konuda bir çok Israilî rivayetler vardir. Süleyman (A.S.)’in fitnesiyle alakali olarak onun bedeninin hasta düştügü ifade edilmiştir. Bütün bu rivayetleri peygamberin ismet sifatiyla beraber degerlendirip mevzu olanlarini Fahreddin Razî ve İmam Nesefî gayet makul bir şekilde reddetmişlerdir.
*Zann-ı gâlibe dayanarak istikbalde olacak şeyden haber vermek caizdir. Çünkü Hz. Süleyman, zannına dayanarak vahye dayanmadan cezmen ihbarda bulunmuştur. Bunu vahye dayasaydı o iş mutlaka olurdu. Yine bu kıssadan peygamberlerin de yanılabileceği yani sehve düşmelerinin mümkün ve caiz olduğu anlaşılmaktadır.
10. Hz. Süleyman (a.s.) ve Kayıp Çocuk
Ebu Hureyre (R.A.) naklettiğine göre: Hz. Peygamber (A.S.) şöyle buyurmuştur: “Bir zamanlar iki kadın ve bunların iki oğlan çocuğu vardı. Bu kadınların çocukları ile beraber bulundukları bir sırada bir kurt gelmiş ve çocuklardan birisini kapıp gitmişti. Bunun üzerine kadınlardan biri diğerine: “Kurdun götürdüğü çocuk seninkiydi” dedi. Öbür kadın da: “Hayır senin çocuğundu” cevabını vererek itiraz etti. Nihayet bu anlaşmazlık Davud peygamber’e arz edildi. O da çocuğu yaşı daha büyük olan kadına verdi. (Halbuki bu çocuk diğerinindi.) Kadınlar muhakemeden çıkıp Davud oğlu Süleyman Peygamber’e (A.S.) gittiler ve olanları ona haber verdiler. O da: “Bana bir bıçak getiriniz! Çocuğu iki kadın arasında paylaştırayım” kadın: “Hayır öyle yapma. Allah sana rahmet etsin, çocuk bu kadınındır” dedi. Bunun üzerine Süleyman (A.S.) bu kadının çocuğa olan merhametinden hareketle çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmetti.”
Hadis-i Şerifin Izahi
Bu kıssada Hz. Süleyman’ın (A.S.) zekaveti görülmektedir. Çünkü o meseleyi çözerken annenin çocuğuna şefkatinden hareket etmiştir. Çünkü çocuğun annesi olan küçük kadın, çocuğunun kesilmesine gönlü razı olmadığı için çocuk benim değil demiştir.
*Hz. Süleyman (A.S.) Beyt’ul-Makdis’i bina ettiği zaman, Allah’ın kendisine üç imtiyaz vermesini istemiştir. Bunlardan biri de ilahi hükme müsadif olacak (uygun düşecek) hüküm verme kabiliyetinin verilmesi talebidir. Bu dava da onun ilahi hükm ve rızasına mazhariyetini göstermektedir.
*Bu kıssada iki hâkimin hükmünün teâruz (çelişme) etmesinin mümkün olduğu görülmektedir. Hz. Davud (A.S.) kendine isabet eden zannına göre meseleyi çözmüş fakat davalılar hükme rıza göstermemişlerdir. Hz. Süleyman’a müracaatlarında ise dava aksi istikamette cereyan etmiştir.
*Hz. Süleyman (A.S.) hâkim olarak, küçük kadının itirafıyla amel etmiyor. “Çocuk büyüğündür.” şeklindeki itirafına rağmen, çocuğun küçük kadına ait olduğuna hükmediyor. Bundan da hakikatin ortaya çıkarılması için hâkimin yapamayacağı bir işi “yapıyorum” demesinin cevazına işaret vardır.
Hz. Süleyman’ın Hükmünde İsabetli Olduğuna Dair Bir Rivayet
Bu konu Kur’an-ı Kerim’de şöyle geçmektedir: “Biz mesele hakkında verilecek hükmü Süleyman’a ilham edip öğrettik.” Hz. Davud ve Süleyman (A.S.)’ın herbirine, peygamberlikle birlikte hikmet ve geniş ilim verdik babında müfessirler şöyle der: İki adam Davud (A.S.)’un huzuruna mahkemeye geldiler. Bunlaradan birinin koyunları, geceleyin diğerinin tarlasına girmiş ve ekini harap etmiş, hiçbir şey bırakmamıştı. Davud (A.S.) ekin sahibinin koyunları almasına hükmetti. Adamlar, dışarda kapının yanında bulunan Süleyman (A.S.)’ın yanına çıktılar ve babasının verdiği hükmü ona bildirdiler. Süleyman (A.S.) hemen babasının yanına girdi ve şöyle dedi: Ey Allah’ın peygamberi! Keşke her ikisi için de uygun başka bir hüküm verseydin! Davud (A.S.): O, nasıl bir hükümdür? Diye sordu. Süleyman A.S.) dedi ki: Koyun sahibi tarlayı alır, sürer tohumu eker ve ekin eski haline gelir. Ekinin sahibi de koyunu alır, sütünden yününden ve kuzularından istifade eder. Ekin büyüdüğünde, koyunlar kendi sahibine, tarla da kendi sahibine iade edilir. Bunu duyan Davud (A.S. Süleyman’a: “Muvvaffak oldun ey oğulcuğum” dedi ve aralarında bu hükmü verdi.
11. Hz. Eyyûb (a.s.) Yıkanırken
Ebu Hureyre (R.A.) anlatıyor. “Rasulullah aleyhisalatü vesselâm buyurdular ki:
“Eyyub aleyhisselâm üryan (çıplak) vaziyette yıkanırken üzerine altından bir yığın çekirge düştü. Eyyub aleyhisselâm hemen onu elbisesine avuç avuç koymaya başladı. Bunun üzerine Rabbi ona nidâ etti.:
“Ey Eyyub, ben seni bu gördüğün dünyalıktan müstağni kılmadım mı?” Eyyub aleyhisselâm:
“ Evet! Ey Rabim! Velakin senin bereketine karşi istigna yok!” diye mukabele etti.”
Hadis-i Şerifin Izahi
Bu kıssada, şükrü eda etmede emin olununca mal istemenin ve mal biriktirmenin cevazına işaret vardır. Eyyüb (A.S.)’ın gökten yağan altın yığınlarına karşı haris (hırslı) olması mezmum (kötülenmiş) bir hâlet değidir. Çünkü o kendisine ihsân edeni, ikram edeni biliyor ve o ihsânı yine ihsân edenin yolunda sarf ediyordu.
*Şükreden zengin aynen sabreden fakir gibi ecir alir. Zaten dünyanin en güzel hâleti insanin şükreden bir kalbe ve şükre sevkeden şeylere sahip olmasidir. Güzel mal salih müslümanin elinde ne kadar güzeldir.
*Herşey Allah’in nimetidir. Nimetten istifade etmek herkesin hakkidir. Lakin neyin nimet olup, neyin nimet olmadigi ancak Allah’in bildirmesiyledir. Ayni zamanda nimetlere ve hayirli mala bereket demek caizdir. Çünkü Eyyüb (A.S.) “Ya Rabbi senin bereketine karşi istigna yok” demiştir. Farkli bir rivayette de Eyyüb (A.S.) ilahi hitaba “Evet Sen beni müstagni (zengin) kildin ama senin rahmetine kim doymuştur ki” demiştir.


SONUÇ

Görüldüğü gibi Peygamberimizin anlattığı kıssalar, Kur’an kıssalarıyla örtüşmekte-dir, onlarla aynı gayeye hizmet etmektedir. İnsanlığın en büyük muallimi, terbiyecisi olan Hz. Peygamber (S.A.V), insanların anlama kapasitelerini göz önüne alarak, yüce hakikatleri kıssa gibi unsurlarla ifade etmiştir. Çünkü kıssalar, daralan zihinleri canlandıran, hakikatleri zihne yaklaştıran en büyük eğitim unsurlarındandır. Bundan dolayı Peygamberimiz (S.A.V) birçok kıssa anlatmıştır. Nebevî kıssalar, tafsilat ve açıklık yönüyle anlam basitliği arz eder; küçük-büyük, genç-ihtiyar, kadın-erkek... her kültür seviyesindeki insanlara seviyelerine göre hitap etmektedir.
Soyut konuların basit zihinlerde yer etmesi bir hayli güçtür. Bu nedenle günümüz eğitiminde, okul seviyesindeki çocuklara, soyut meselelerin, hikaye-temsil gibi usullerle anlatılması genel geçer bir hakikat halini almıştır. Hikaye ve temsil metodu, muhatabın zihnini konunun anlaşılmasına zemin hazırlar, bir çok duyguyu harekete geçirerek konunun kalıcılığı sağlanır.
Günümüz eğitim sisteminde kıssa ile yapılan eğitim, yeni bir metod olarak yerini almaya başlamıştır. Halbuki Peygamberimiz (S.A.V) bu metoda bin dörtyüz sene öncesinden yer vermiş ve bu metodun en güzel örneklerini, zikrettiğimiz kıssalarda anlatmıştır. Bu da Rasulüllah (S.A.V)’ın insan için gönderildiğini, insanın zaaf ve üstün yönlerini en iyi bir şekilde bilip, ona göre tebliğ yaptığını göstermektedir. Hz. Peygamber (S.A.V)’in bu metodundan alacağımız ders, insanlara tebliğ ve talim yaparken, onların zaaf ve kabiliyetlerini dikkate almamız gerektiğidir. Çünkü terbiyenin (eğitim) başarısı ve kalıcılığı buna bağlıdır.
Peygamberimizin (S.A.V) anlattığı kıssalar kısaca şu hususları içermektedir:
a-Bazı peygamberlerin hayatlarında olan acayip hallerin hikaye edilerek, onlardan ders alınmasını sağlamak.
b-Geçmiş ümmetlerin çektigi eziyet ve işkencelerin beyan edilmesiyle, her zaman hakki yaymakta sikintilarla karşilaşilacaginin bildirlip ve bu sikintilara karşi sabir ve metaneti ders vermek.
c-Salih amel işlemenin fazilet ve önemini ders verip, onlari işlemeye şevklendirip bu hususta akli ve duygulari harekete geçirmek.
d-Kötü amellerin ve kötü ahlâkın insana verdiği zararların anlatılıp, kötü amellerden sakındırmak.
e- Hayvanların hukuklarına riâyet edilip, onlara karşı gösterilen şefkatin karşılıksız kalmayacağını ders vermek.

KAYNAKÇA
A-) HADİS İLMİYLE İLGİLİ ESERLER
Sahîh-i Buhâri, Muhammet b. İsmail, el-Mektebetül İslamî, İstanbul 1979
Sahîh-i Müslim ve Tercemesi, Ebü’l Hüseyin Müslim b. Haccac, Terceme Mehmet Sofuoğlu İrfan yayıncılık 1988 İst.
Sünen’i Nesâî Tercüme ve şerhi, En Nesâî, Şerh Imam Suyutî, Haşiye Imam Sindi, Mütercümler A. Muhtar Büyükçinar, Ahmet Tekin, Ö. Faruk Harman, Yaşar Erol Kalem Yayincilik. Ist. 1981
Sünen’i Tirmizi, Muhammed b. İsa b. Sevre et-Tirmizî,
Çağrı yayınları (El kütüb-i Sitte), İst. 1981
Sünen’i Ebî Davûd, Süleyman b. el’Eşâ€™as b. Ishak el Ezdî es-Sicistani Çagri yayinlari (El kütüb-i Sitte), Ist. 1981
Sünen’ü İbn Mâce, Ebu Abdullah Muhammed b. Yezit el-Kazvînî, Çağrı yayınları. (El kütüb-i Sitte), İst. 1981
Sahîh-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Müellifi Zeynud-din Ahmed b. Ahmet b. Abdil-latifiz-Zebidi, Mütercim ve Şarih’i Ahmed Naim, Kâmil Miras, Diyanet işleri Başkanligi Yayinlari Ankara 1991
Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan Akçağ Yayınları Ankara 1988
Tergîb ve Terhîb, (Hadislerle İslam), İmam Hafız el-Münziri Tercüme heyeti A. Muhtar Büyükçınar, Ahmet Arpa, Durak Pusmaz, Abdullah Yücel, Merve Yayınları İst.
Mevzû Hadisler Menşe’i Tanima Yollari Tenkidi, M. Yaşar Kandemir, Diyanet Işleri Bşk, Yayinlari Ankara, 1975
Peygamberimizin Dilinden Kıssalar, M. Yaşar Kandemir, Erkam Yay. 1997
Hadis Tarihi, Prof. Dr. Talât Koçyiğit Türkiye Diyanet Vakfı Yay. Ankara 1998
Hadis Tarihi ve Usulu, Prof. Dr. Selman Başaran Prof. Dr. Mehmet Ali Sönmez , E.F.K. Bursa 1993
Hadis Istılahları Sözlüğü, Yar. Doç. Dr. Abdullah Aydınlı, Timaş Yay. İst. 1987
Câmiü’s-Sağîr Muhtasarı, Tercüme ve Şerhi, İmam Celaleddin es-Suyuti , Tercüme , İsmail_Mutlu , Şaban Döğen, Adulaziz Hatip, Yeni Asya Neş. 2000
Büstanul Mühaddisin, Abdülaziz b. Şah Veliyyullah Dehlevî, Terceme Doç. Dr. Ali Osman Koçkuzu Diyanet Iş. Baş. Yay. Ankara 1986





B-) TEFSİR İLMİYLE İLGİLİ ESERLER
Tefsir-i Kebir Mefâtihul-Gayb, Fahruddin er-Razi , Tercüme, Prof.Dr. Suat Yıldırım, Prof.Dr.Lütfullah Cebeci, Prof.Dr. Sadık Kılıç, Öğr.Gör. C.Sadık Doğru, Akçağ Yay. Ankara,1995
Medâriküt-Tenzil Ve Hakaikut Te-vil,(Tefsir-i Nesefî) , İmam Abdullah b. Ahmed en-Nesefi, Darun-Nefais, Beyrut, 1996
Safvetü’t -Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî , Terc. Doç. Dr. Sadreddin Gümüş , Dr. Nedim Yilmaz , Ensar Neş. Ist. 1993
Hak Dînî Kur’an Dili , Elmalılı M. Hamdi Yazır,Yenda Yay. İst.
Tefsir İlminin Temel Meseleleri, Cemaleddin el-Kâsimî Terc. Sezai Özel İz Yay. İst. 1990
Tefsir Usûlü, Prof.Dr. İsmail Cerrahoğlu Diyanet Vak. Yay. Ankara,1997
Kur’an’da Gayb Bilgisi, Yrd. Doç. Dr. Şadi Eren
Kur’an-ı Kerim de Kıssalar, Prof. Dr. Suat Yıldırım (Yeni ümit) C.4 Sayı25


C-) EĞİTİM VE TARİHLE İLGİLİ ESERLER
Bir Eğitimci Olarak Hz. Muhammed (S.A.V); Prof. Dr. Abdullah Özbek Esra Yay. İst. 1997
İslam Eğitiminde Öğetmen-Öğrenci Münasebetleri, Doç. Dr. M. Faruk Bayraktar Marmara Üni. İlh. Fak. Vak. Yay. İst. 1994
Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Yrd. Doç. Dr. Mustafa Öcal, Diy. Vak. Yay. Ankara 1991
İslam Tarihi, Prof. Dr. Hüseyin Algül, Gonca Yay. İst. 1997
Asr-ı Saadet (İslam Tarihi), Mevlanâ Şibli, Trc. Ömer Riza Dogrul, Eser Neş. Ist . 1977
Mektubat Mecmuası, Bediüzzaman Said Nursi, Osmanlıca El Yazma Asıl nüsha














 

Şu an konuyu görüntüleyenler (Toplam : 0, Üye: 0, Misafir: 0)

Geri
Üst