- Katılım
- 17 Eyl 2008
- Konular
- 31,034
- Mesajlar
- 0
- Online süresi
- 5m 10s
- Reaksiyon Skoru
- 208
- Altın Konu
- 0
- TM Yaşı
- 17 Yıl 9 Ay 3 Gün
- Başarım Puanı
- 719
- MmoLira
- 40
- DevLira
- 0
HERAKLES Otomatik Avlı kalıcı sunucu. 19 Haziran'da açılıyor. Atius & Wizard güvencesiyle hemen kayıt ol, ön kayıt ödülleri aktif. HEMEN TIKLA!
DİVAN EDEBİYATI VE MİLLİ EDEBİYAT
DÖNEMLERİNDE ELE ALINAN
TEMALARIN KARŞILAŞTIRILMASI
DÖNEMİN GENEL ÖZELLİĞİ
DÖNEM ŞAİRLERİ VE ELE ALINAN KONULAR (TEMALAR)
A) FUZULİ
BAKİ
MEHMET EMİN YURDAKUL
YUSUF ZİYA ORTAÇ
4- ESERLERİ, ELE ALINAN TEMALAR TOP 4 ŞİİR.
DİVAN EDEBİYATI: Divan edebiyatının temeli Arap edebiyatının üzerine kurulmuştur. Bu edebiyat, eski bir uygarlığa sahip ve o ölçüde eski ve geleneksel bir edebiyatları olmasına rağmen, öncelikle İran edebiyatını etkisi altına almıştır. Bunun sonucu olarak X. Yüzyıldan başlayarak Arap edebiyatının etkisi altında Farsçaâda yeni bir edebiyat biçimlenmeye başlamış ve bu durum giderek, İslami nitelikte ve tamamen değişik bir yapıda yeni İran edebiyatının doğmasına yol açmıştır.
IX. yüzyıldan itibaren İslamiyetin etkisi altına giren Türkler de aynı uygarlık ve kültür çemberi içinde kalmış ve İranâda gelişen bu edebiyat Türk ülkelerine de kısa sürede yayılmıştır. Çağ bakımından Acemlerle sıkı ilişkiler içinde bulunan Türk hakanları, Acem saraylarının gösterişli ve özenli hayatlarına uzak kalmadıkları için, böyle bir hayatı kendi saraylarında da kurmaya başlamışlar; buna paralel olarak da aydın Türk şairleri bu hayatı Türk saraylarında dile getirmişlerdir.
Böylece ortak inanç ve düşüncenin oluşturduğu ürünler, İslamlığı kabul eden bu ülkelerde, özellikle Türklerde ulusal nitelikler bir yana bırakılarak yeni bir edebiyatın gelişmesine yol açmıştır.
Divan edebiyatına Yüksek Zümre Edebiyatı, Havas Edebiyatı, Klasik Türk Edebiyatı gibi adlar da verilmektedir. Ancak şairlerin şiirlerini âDivanâ adı verilen bir kitapta toplamaları nedeniyle, genellikle âDivan Edebiyatıâ diye bilinir.
Divan edebiyatı, temel kaynaklar bakımından Kurâan, hadis, peygamber ve evliya hikayeleri, İran mitolojisi, tasavvuf, batıl ve gerçek bilgiler ve yerli öğeler gibi çoğunlukla İslamlığa bağlıdır.
Divan Edebiyatının Özellikleri:
Dil, Arapça ve Farsça kelimelerle ve bu dillerin dil kurallarıyla oldukça yüklüdür.
Arap nazmının ölçüsü olan aruz ölçüsü kullanılmıştır.
Divan edebiyatında nazım birimi beyittir. Düşünceler mutlaka bir beyit içine tamamlandığından, beyit başlı başına bir bütün olara kabul edilir. Beyitler arasında konu birliğinin bulunması şart değildir.
Çoğu Arap ve Fars edebiyatlarından alınan kaside, gazel, kıta, musammat, rubai, mesnevi, terkib-i bent v.b. gibi birtakım değişmez nazım biçimleri kullanılmıştır.
Duygular, düşünceler ve kavramlar, tüm şairler tarafından ortaklaşa kullanılan âmazmunâlarla ifade edilmiştir.
Klasik edebiyatta çeşitli konular ele alınmıştır. Şiirler işledikleri konulara göre şöyle adlandırılmışlardır:
Allahâın birliği konusunda yazılanlar tevhid,
Allaha yakarış şeklinde olanlar münacaat,
Hz. Muhammedâi övmek veya onun şefaatini istemek için yazılanlar naat,
Din ve tarikat ulularını veya herhangi bir büyüğü övmek için yazılanlar methiye,
Kişilerin kusurlu ve eksi yönlerini ele alarak oları yermek için yazılanlar hicviye,
Hz. Muhammedâin doğumu ve mucizeli hayatını anlatanlar mevlid,
Ölüm korkusunu işleyerek, ölen kişinin ardından duyulan üzüntüyü belirtmek için yazılanlar ise mersiye adını almışlardır.
Bu dönem sanatçıları, şiirlerini sanat güçlerini göstermek için kullanmışlar, anlamdan çok şekil ve ifade özelliklerine önem vermişlerdir.
İşlenen konular genel olarak, aşk, şarap, kadın, güzellik, tabiat, din ve tasavvuf, rindlik, hikmet, münacaat, naât, methiye, hicviye, mersiye gibi konuları ortaklaşa işlemişlerdir.
Bunun sonucu olarak Divan şiiri, öz ve biçim bakımından taklit ve eldeki örneklerle yetinen, gerçek hayatla ilgisi kopmuş, âkitabıâ ve âzihniâ olmaktan öteye gidememiştir.
MİLLİ EDEBİYAT: 1980 Meşrutiyetiânin ilan edilmesinden sonra edebiyatta âmilli kaynaklara dönmeâ düşüncesi doğmuştur. âMilli kaynaklara dönmeâ sözüyle, dilde sadeleşme, aruz ölçüsü yerine hece ölçüsü kullanma ve yerli hayatı yansıtma amaçlanmıştır.
Dilde sadeleşme hareketi, 1911 yılında Selanikâte Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp tarafından çıkarılan âGenç Kalemler Dergisiâyle başlar. Ömer Seyfettinâin âYeni Lisanâ adlı dil üzerine yazdığı makalesinde ileri sürdüğü âkonuşma dilinin yazı dili haline getirilmesi, yabancı dil kurallarının atılması ve konuların yerli hayattan alınmasıâ yolundaki düşüncesi, kısa zamanda tutulmuş ve Milli Edebiyatın kaynağını oluşturmuştur. Ömer Seyfettin, hikayeleriyle de bu dilin en güzel örneklerini verir.
Aruz ölçüsü yerine kendi milli ölçümüz olan hecenin kullanılması savı, Mehmet Emin Yurdakulâun 1897 Yunan Savaşı dolayısıyla yayımladığı âTürkçe Şiirlerâ kitabı üzerine ortaya atılmış; bu, Rıza Tevfik Bölükbaşıânın güçlü şiirleriyle desteklenmişse de, 1917 yılında âŞairler Derneğiâ adı altında bir araya toplanan ve hecenin savunucuları olan şairlerin sayesinde yaygınlaşabilmiştir.
Öte yandan hece ölçüsünün yaygınlaştığı bu dönemde hiçbir edebiyat topluluğuna bağlı olmayan; geçmiş çağların şiir diliyle, o çağların yaşayışına ve büyük zaferlerine duyduğu özlemi manzumeleriyle dile getiren Yahya Kemal Beyatlı, şiirde yeni bir klasisizm yapar; güçlü ve ünlü manzumeleriyle geniş bir edebiyat ve okuyucu çevresini etkisinde tutar. Onun gibi bağımsız bir sanatçı olan Mehmet Akif Ersoy, din konuları yanında, yerli hayatımızı, törelerimizi güçlü dizeleriyle yansıtır ve Tevfik Fikretâin nazmı nesre yaklaştırma hareketini daha ileri boyutlara ulaştırarak, şiire konuşma dilinin doğallığını kazandırır. Ahmet Haşim ise, şiirin nesre asla çevrilmesi mümkün olmayan bir nazım olduğunu savunur ve sözden çok musikiye yakın olması gerektiği görüşünü savunarak aruz ölçüsünü kullanmakta devam eder.
1908-1918 yılları arasında şairlerin çoğunlukla bireysel ve günlük temaları işledikleri görülür. Toplumsal içerikli konular Mehmet Akif Ersoy ile Mehmet Emin Yurdakulâun şiirlerinde yer alır.
Milli edebiyat sanatçılarının, âyerli hayatı anlatmaâ yani, Doğuya ve Batıâya değil, kendi milli kaynaklarımıza, tarihimize yönelmeleri, taklitten kurtulmaları, hayalden çok gerçeklere, gözleme önem vermeleri gerektiği ilkeleri üzerinde birleştikleri görülür.
Genel Özellikler:
Dar anlamda âMilli edebiyatâ sözünden; Ali Cenap ile Ömer Seyfettinâin 1910âda Selanikâte çıkarmaya başladıkları âGenç Kalemlerâ dergisiyle gelişen ve aşağıda kısaca belirtilen görüşleri uygulama alanına koyan hareket anlaşılır: Şöyle ki;
Türkçe, bağımsız, sade ve yalın olmalıdır. Yabancı sözcük ve kuralar dilimizden atılmalıdır.
Yerli ve ulusal değerlerimiz işlenmelidir. Ne doğu, ne batı taklit edilmelidir.
Ulusal ölçümüz hece ölçüsüdür.
Sanat toplum içindir.
FUZULİ (1490-1556)
Asıl adı Mehmetâtir. Bağdat civarında doğmuştur. Bayat boyuna mensup bir Türkâtür. Fuzuliânin yaşadığı devrede eski bir ilim, sanat merkezi olan Bağdat problemli bir dönemden geçiyordu. Fuzuliânin ömrü bu karışıklık merkezinde sıkıntılı bir halk arasında geçmiştir.
Bütün ömrü boyunca kıymeti bilinmemiş, layık olduğu itibar ve iltifata kavuşamamış olan Fuzuliânin hayat ve şahsiyeti üzerinde yaşadığı muhitin ve bu muhitte meydana gelen değişikliklerin büyük rolü vardır.
Yaşadığı devirde kıymeti takdir edilmemiş olmakla beraber, ölümünden sonra geçen asırlar boyunca, şöhreti ve eserleri Türk dünyasının her tarafına yayılmış, okunmuş, sevilmiştir. Bu bakımdan ancak Nesimi ve Neavi ile mukayese edilebilir. Hatta ikisini de geçmiştir. Fuzuli, aydını, halkı, tekke ve tarikat muhitleri, sarayları ile bütün Türklüğe mal olmuş bir şairdir. Şüphesiz, Türk Edebiyatıânın en büyük şairidir. Lirik şiir vadisinde yeri dünya klasikleri arasındadır.
Ali Şir Neavi ve diğer emsalleri gibi o da büyük şairliğinin yanı sıra, aynı zamanda büyük bir bilgindir. Arapça ve Farsçaâyı o dillerde şiirler yazıp divan tertip edecek kadar iyi bilmektedir. Felsefe, tıb ve din ilimlerinde sağlam ve derin bir bilgisi vardır. İlimsiz şiir olmayacağı kanaatindedir. Türkçe Divanıânın önsözünde âİlimsiz şiir, esası (temeli) yok duvar gibi olur ve esassız duvar sonunda bi-itibar olur (yıkılır).â der ve bu sebeple bütün ömrünü akli ve nakli ilimleri öğrenmeye harcadığını söyler.
Fuzuliânin ilhamının başlıca kaynağı, sanatının en büyük unsuru terennüm ettiği aşktır. Bu aşk onun emsalsiz lirizmini meydana getirmiştir.
Aşk teması Divan şiirimizde çok ele alınmıştır, fakat hiçbir şair aşkı Fuzuli ölçüsünde benimsememiş ve onun kadar derin, samimi ve yüksek bir heyecanla işleyememiştir. Fuzuliâye göre insan hayatı ıstıraplarla doludur. Bütünüyle dünya bir ıstırap ocağıdır. Bu ıstıraplar içinde aşk ıstırabı, insanı olgunlaştıran, yücelten mukaddes bir ıstıraptır. İnsan, derece derece yükselerek Allahâa kadar ulaşan, maddi haz ve karşılıklardan uzak bir aşka bağlanmalı ve bu aşkın ıstırabını çekmelidir. Ancak böylece olgunlaşır ve gerçek insan, kamil insan haline gelir. Varlık ve hayatı böylece bir mana kazanır. Fransıtz filozofu Descartes (Dekart; 1596-1650)âin meşhur âDüşünüyorum, o halde varım.â Cümlesini değiştirerek Fuzuliânin dünya görüşünün esasını şöyle ifade edebiliriz: âAşıkım ve ıstırap çekiyorum, o halde varım!â Fransız filozofuna göre insanın temel özelliği düşünmektir, hayat görüşünün kaynağı zihindir. Türk şairine göre, insanın temel özelliği sevmektir. Dünya görüşünün merkezi kalbdir.
Fuzuliânin aşkı, tasavvufun aşk anlayışından derin tesir ve ilhamlar almakla beraber tamamen tasavvufi bir aşk değildir. Fuzuli bir mutasavvıf veya derviş sayılamaz. O, tasavvufi aşkla kendi beşeri duygu ve heyecanlarını çok ahenkli bir tarzda kaynaştırmıştır. Terennüm ettiği aşk, düşünülerek bulunmuş ve öğrenilip tekrarlanan zihni bir kavram değil, içten gelen ve bütün varlığını kaplayan yüksek, samimi bir heyecandır. Lirik bir hüzün, feragat, sonsuz fedakarlık, vefa, tevekkül, samimiyet ve derinlik bu aşkın başlıca özellikleridir. Şair bu aşkı ruhunda kuvvetle yaşamış ve eserlerinde bütün canlılığı ile yaşatmıştır.
Fuzuliânin yetiştiği devirde Divan Edebiyatıânda muhtevadan çok şekle, şiirin dış güzelliğine, çeşitli mana ve söz hünerlerine önem veriliyordu. Fakat O, ruhundan taşan engin ve samimi duygularının bir takım söz ve mana oyunları içinde kalıplaşmasına razı olmamış, Divan Şiiri anlayışı için vazgeçilmez olan bu sanat hünerlerini, duygularının heyecanı içinde eritmiş, tabii hale getirmiştir. Fuzuliânin mısraları sanatsız ve süssüz değildir. Ancak büyük şair, Divan Şiiri konusundaki derin bilgisiyle bunları, duyuşlarının samimiyetine engel olmayacak şekilde tabiileştirmiştir.
Fuzuli, duygu ve heyecanların ifadesine en müsait tarz olduğu için gazeli tercih eder. Şairlik gücünün en çok belli olduğu saha gazelciliğidir. Gazelden kasideye, histen tasvire geçtiği anda, samimilikten uzaklaşmakta, sanat ve hüner gösterme hevesine ve yapmacığa düşmektedir. Kasidelerinde sonsuz kelime ve fikir oyunlarına rastlamaktayız. Bu türde Fuzuli, usta bir fikir ve sanat işçisi olarak görünüyor. Ustalığını takdir etmekle beraber, kalb şairi Fuzuliâye duyduğumuz hayranlığı duymuyoruz. Fuzuliânin asıl sanat şahsiyetini gösteren, asırlardan beri aynı tazelik ve kıymetle onu ölmezleştiren eserleri gazelleri ve Leyla vü Mecnun mesnevisidir.
Fuzuli, yetiştiği devirde hala devam eden Farsça ile şiir yazmak modasına, Farsçaânın yegane şiir dili olduğu anlayışına katılmamış, Türkçe ile de güzel şiirler söylenebileceğini iddia ve eserleriyle isbat etmiştir.
Fuzuliânin kullandığı dil, Türkçeânin Türkiye Türkçesiâne en yakın şubesi olan Azeri lehçesidir. Çağdaşlarına göre dili oldukça sadedir. Halk deyimlerine, halkın kullandığı kelimelere yer vermiş ve mümkün olduğu kadar halkının kullandığı dile yakınlaşmaya çalışmıştır. Şöhretinin halk arasına inmesinde ve yayılmasında bu tutumunun büyük rolü vardır.
Nesirlerinde şiirleriyle mukayese edilebilecek yüksek bir özellik görülmezse de Şikayet-name ve Hadikatüâs-Suadaâsı Fuzuliânin aynı zamanda kudretli bir nesir yazarı olduğunu gösteren eserlerdir.
Fuzuliânin şahsiyetinin teşekkülünde büyük İran klasiklerinin, Nesimi, Habibi gibi Türk şairlerinin tesirleri vardır. Kendisinin tesirleri konusunda Sayın N. Sami Banarlıânın ifadesini aynen alıyoruz: âDört yüz yıldan beri, Türk milletlerinin medeniyet kurduğu hiçbir toprak yoktur ki, orada Fuzuliânin şiirleriyle beslenmiş bir şiir ve sanat hayatı olmasın. Fuzuli sevgisi yalnız yüksek zümre şairleri üzerinde değil, halk ve tekke şairleri üzerinde de derin ve devamlı olmuştur. Şairin Tazminatâtan sonra Namık Kemal, Abdülhak Hamid gibi yazarlarda, Servet-i Fünun Edebiyatı ve yeni Türk yazarları üzerinde, saygı ve sevgi ile birleşen, derin tesiri vardır. Bu tesir, bir bakıma yeryüzünün geniş bölgelerine dağılan Türk milletlerinin manevi birliğinde rol oynayacak kadar yaygın ve önemlidir.
BAKİ (1526-1600)
İstanbulâda doğmuş ve ölmüş, İstanbullu bir şairdir. Asıl adı Mahmut Abdülbakiâdir. Fakir bir ailenin çocuğudur; Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendiânin oğludur. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır. Fakat her türlü kabiliyete gelişme imkanı veren muhteşem ve zengin bir imparatorluğun taht şehrinde, Baki de yerde kalmamış, zamanının medrese kültürünü lâyıkıyla kazanarak, kadılık ve öğretmenliklerden sonra Kanuni Süleymanâın şahsi dostluğuna ve Osmanlı ülkesinin Sultanüâş-Şuara (Şairlerin Sultanı)lığına kadar yükselmiştir.
Fuzuli, kendi müstesna ve erişilmez mevkiinde bir tarafa bırakılırsa, XVI. Yüzyılın en büyük Osmanlı şairi Bakiâdir. Devrinde âSultanâüş-Şuaraâ, âMeliküâş Şuaraâ unvanlarıyla anılmış, şöhreti Hindâden Avrupa ortalarına kadar olan sahada yayılmıştır. Bu şöhretini asırlar boyunca da koruyabilmiştir.
Eserlerini doğru, ahenkli ve sağlam bir Osmanlı Türkçesiyle yazmıştır. Bunun yanı sıra şuurlu ve başarılı bir şekilde İstanbul şivesini de kullanmaya çalışmış, böylece Divan Edebiyatımızdaki mahallileşme-millileşme akımının gelişmesine hizmet etmiştir.
Aruza tam manasıyla hakimdir. Aruz kusurları dediğimiz imaleleri hissedilmeyecek ölçüde başarı ile kullanmıştır.
Bakiâye göre şiir bir ses ve söz güzelliği, bir âhoş sadaâdır. Yani o şiirde manadan çok söyleyişe, kelimelerin ahengine, şekil mükemmelliğine önem vermiştir. Edebi sanatlara, kelime oyunlarına çok düşkündür. En çok kullandığı sanatlar, tenasüb ve tevriyedir. Şekle ve edebi sanatlara düşkün olmasına rağmen, Bakiânin şiirlerinde bir zorakilik görülmez. Vezni, kafiyesi, mazmunları ve her kelimesi üzerinde titizlikle durulmuş mısra ve beyitlerinde sürükleyici ve tabii bir ahenk vardır.
O, İmparatorluğumuzun ihtişam devrinde yaşamış ve bu ihtişamı şiirlerinde temsil etmiş bir şairdir. Mısralarında İstanbulâun kış ve bahar manzaralarıyla beraber, Kanuni ordularının zafer naralarını, mehterin heybetli ahengini bulmak ve duymak mümkündür. Fuzuliânin şiirlerinin asıl meziyeti nasıl samimiyet, coşkunluk ve derinlik ise, Bakiânin şiirlerinin ayırıcı özelliği de ihtişam ve zarafetdir.
âBu devr içinde benim padişah-i mülk-i suhanâ (Bu devirde söz ülkesinin padişahı benim!), âGeçtim şerir-i nazma bugün husrevane benâ (Nazım tahtına bugün hükümdarlar gibi ben oturdum!) diyen Baki, edebiyatımızda bir nevi aşağılık duygusunu kıran şairdir. XVI. Yüzyıla kadar İran üstadlarının taklidine ve İran örneklerine yetişmeye çalışan Divan Şiirimiz, bu asırda Fuzuli ve Bakiâde klasik değere ulaşmış, taklidden kurtulmuştur. Baki, kendisinden sonra yetişen Osmanlı şairleri için örnek ve üstad olmuş, böylece yabancı üstadları örnek tutmağa lüzum kalmamıştır. Bundan böyle Türk şairleri kendilerini İran şairleri ile denk saymaya başlamışlardır.
Şiiri uzun söze uygun görmediği için gazel türünü tercih etmiş, mesnevi tarzında uzun manzumeler yazmamıştır. Bir gazel şairidir. Şairin gerçek sanat değerini gösteren eser olarak sekiz-on kasidesi ile, Kanuni için terkib-i bend şeklinde yazdığı muhteşem Mersiyeâyi de gazellerine eklemek lazımdır. Zamanında pek moda olan muammalar, lugaz ve tarihler yazmaya hiç önem vermemiştir.
Baki Türk şiirine yeni felsefe, orijinal bir dünya görüşü getirmiş değildir. O, kendisinden önce pek çok ifade edilmiş telakkileri yeni ve taze bir söyleyiş, kendisine mahsus bir ahenk ve zarafetle tekrarlamıştır. Ona göre: Dünya gelip geçicidir, bir efsaneye benzer. Ona aldırmamak lazımdır. Zaman akıp gitmektedir. Geçen geçmiştir, geleceğinse ne olduğu bilinemez. İnsan için ancak içinde yaşadığı an vardır. Öyleyse bu anı mümkün olduğu kadar zevk, neşâe, öğlence ve çeşitli dünya nimetleri bakımından değerlendirmeye bakmalıdır. Tabiatın güzel köşelerinde kurulacak aşk ve şarap alemleri, bu gelip geçici dünyanın biricik tesellileridir. Hayatta neşâeli eğlence ve gezinti yerlerinde sevgili ile yiyip içip hoşça vakit geçirmekten başka bir gaye yoktur.
Görüldüğü gibi, ıstırap şiiri Fuzuliânin zıddına, Bakiânin dünya görüşü, harcıalem bir zevk felsefesinden ibarettir.
Şiirlerinde de bu telakkileri ve bunlara uygun temaları işlemiştir. İmparatorluğun Şeyhülislamlıktan bir derece aşağıdaki en büyük din makamını (Rumeli Kazaskerliği) birkaç defa işgal etmiş ve Şeyhülislam olmasına ramak kalmış; Şeyhülislam olmaması hayatının en büyük üzüntüsünü teşkil etmiş bulunan bu büyük şair, Divanâında, münacaat, naat, tevhid gibi, herhangi bir divanda bulunması mütad olan dini manzumelere yer vermemiştir. Ara sıra rastlanan tasavvufi gazelleri, sırf bir çeşni olsun diye koymuştur. Onun şiirinin asıl teması, aşk, şarap, rindlik, zevk ve safadır.
Bakiânin yetişme ve sanatçı şahsiyetinin gelişmesinde, Hafız Şirazi, Selman Saveci, Kemal Hocaendi gibi İranlı Üstadlarla, Ahmet Paşa, Mesihi, Necati, Zati ve Hayali gibi Türk şairlerinin tesirleri olmuştur. Kendisi ise, altıncı maddede de işaret edildiği gibi, bir üstad olarak asırlarca Türk şairlerine örnek olmuştur.
MEHMED EMİN YURDAKUL (1869-1944)
İstanbulâda doğmuştur. Fakir bir balıkçının oğludur Ailenin maddi şartları elvermediği için orta öğrenimini yarıda bırakarak memur oldu. Uzun süre Gümrük İdaresiânde çalıştı. 1909âdan sonra Hicaz, Sivas ve Erzurum valiliklerinde bulundu. 1913âte Musulâdan mebus seçildi. 1921âde Ankaraâya giderek Milli Mücadeleye katıldı. Heyecanlı bir hatip ve milli bir şair olarak halkın ve ordunun maneviyatını kuvvetlendirmek görevi ile Anadoluâda ve cephelerde dolaştı. 1923âden ölümüne kadar muhtelif şehirlerden mebus seçildi. 14 Ocak 1944âte öldü.
Mehmed Emin de Servet-i Fünuncularla çağdaştır. Şiir sahasına tamamen Servet-i Fünunâun ferdiyetçi âsanat için sanatâ görüşüyle ve aruz vezniyle yazılmış şiirleri hakimdi.
Halbuki Mehmed Emin, milli ruhu, milliyetçilik duygularını, milletin dert ve davalarını terennüm eden, halkımızın ve köylülerimizin anlayabileceği bir dille ve milli veznimiz olan hece vezniyle şiirler yazmak istiyordu.
1897 Türk-Yunan Harbiânin yarattığı milli hassasiyet ortamında;
Ben bir Türküm; dinim cinsim uludur;
Sinem, özüm ateş ile doludur;
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz, giderim.
diye başlayan Cengi Giderken adlı şiirini yayımladı. Manzume o günkü milli hava içinde geniş akisler yarattı ve tuttu, beğenildi. Bunun ardından diğer şiirlerini çıkardı. A. Hamid, Şemseddin Sami, Rıza Tevfik hatta Tevfik Fikret gibi tanınmış şahsiyetler ve şairler kendisini desteklediler. II. Meşrutiyetâten sonra da Milli Edebiyat geniş ve etkili bir akım haline geldiği zaman, Mehmed Emin âMilli Şairâ, âTürk Şairiâ olarak geniş bir şöhret ve saygı kazandı.
Mehmed Emin Yurdakul, ilk büyük Türkçülerdendir. Ruhunun yüksek vasıflarına ve büyük asaletine rağmen, yoksul ve geri hayat şartları içinde bulunan milletimizin acılarını yakından görmüş ve kendi yüreğinde hissetmiş bir halk çocuğudur. Bu bakımdan şiirlerinde halkçı ve milliyetçi temaları işlemiştir. Onun anlayışına göre, şairler milletlerin dert ve ıstıraplarına tercüman olmalı, milli hakları savunmalı, cemiyette adalet ve kardeşliğin hakim olmasına hizmet etmeli, milletlerini dertleriyle başbaşa, öksüz bırakmamalıdır. Kısa ifadesiyle Mehmed Eminâe göre, âsanat, millet içindir.â
Mehmet Eminâin dünya görüşü, Ziya Gökalp tarafından sistemleştirilen Türk milliyetçiliğinin aynısıdır. Milli şuur ve ülküler, milli menfaatler etrafında birleşmeyi, Batı medeniyetini benimsemeyi, İslamiyetâi ve Müslüman milletlerle dost olmayı ister. Milli, medeni ve İslami temellere dayanır. Aynı zamanda başka milletlerin milli varlık ve şahsiyetlerine saygılı olmak lüzumuna inanır; emperyalizmin, yani başka milletleri, zor ve hileye başvurarak boyunduruk altına alıp sömürmenin şiddetle karşısındadır. Bu bakımdan Mehmed Eminâin dünya görüşüne insani sıfatını da ekleyebiliriz.
Şiirlerinde de hep bu milli medeni, İslami ve insani dünya görüşü çerçevesinde kalarak, sosyal fayda prensibine uygun temaları işlemiştir.
Güzelâe değil, faydalıâya önem vermesi, hassas yaratılışlı fakat hayal gücü ve sanat yönü zayıf bir şair olması dolayısıyla, şiirlerinde kuruluk göze çarpar. Lirizmden çok öğreticilik hakimdir. Bununla beraber sevilip tutulmasında, büyük şair olarak şöhret kazanıp saygı görmesinde, duygu ve düşüncelerindeki samimiyetin, dürüst ve idealist şahsiyetinin, derin, heyecanlı ve samimi vatan severliğinin büyük rolü olmuştur.
Şiirlerinde tamamen Türkçe veya Türkçeleşmiş bir kelime kadrosu vardır. Ancak bu dil halkın ağzındaki gibi canlı ve sevimli değildir. Yapma, kitabi bir dildir.
Vezin olarak hep heceâyi kullanmıştır. Bunda da başarılı değildir. Çünkü heceâyi sırf bir parmak hesabı saymış, halk şiirlerinin bu vezni kullanıştaki ustalıklarına, ahenk sağlamak için kullandıkları ölçü durak ve ses unsurlarına iyi dikkat etmemiştir. Çok uzun ve kuru mısralar söylemiştir.
Dilde ve vezinde milli olmaya çalıştığı halde nazım şekillerinde halk şiirimizin şekillerini kullanmamıştır. En çok kullandığı şekiller Servet-i Fünuncuların Batıâdan getirdikleri sone ile serbest nazımdır.
YUSUF ZİYA:
ŞİİRLERDE İŞLENEN TEZLER:
BEŞERİ AŞK:
âBeşeri aşkâ kavramı içerisine kadın aşkı yanında tabiat sevgisi, vatan aşkı, insan sevgisi, milli değerlerin sevgisi vb konuların da girmesi gerekirken, Yeni Türk Edebiyatıânda bu ifade, sadece, âkadın aşkıâ anlamında kullanılmıştır.
Yusuf Ziyaânın şiirlerinde kadına duyulan sevgi, alaka ve ihtiyaç, yaşadığı zamanın kültür değişmesini kuvvetle hissettirecek derecede işlenmiştir: Dönemin kadını, Avrupaânın ısmarlama kalıplarına girmeye zorlanmaktadır, bu hareketin içerisinde âmilli Türk Kadınıâ tipi vücuda getirme çalışmaları da yapılmaktadır; ancak, milli Türk kadınının modeli Avrupaâda aranmaktadır. Bu ölçüler içerisinde Yusuf Ziyaânın aşık olduğu kadın tipi, mısraın bir ucundan sarkan yemeniyi acele ile başına iliştirmiştir, çoğu zaman da yemeniyi tamamen unutmuştur.
Eğer kadın, yolcuları sarhoş eden bir meyhane ise bu kadının Avrupalı olmadığı iddia edilebilir mi?
Yusuz Ziyaânın aşk şiirlerini şöyle sınıflayabiliriz:
Vuslatlı aşkı anlatan şiirler.
Vuslatsız aşkı anlatan şiirler.
Romantik duyguların aşılarak cinsi duyguların ağır bastığı şiirler.
Mitolojiden etkilenen aşk şiirleri.
Fanteziler.
2) ÖLÜME BAĞLI DUYGULAR:
a. Ölüm Kavramı:
Yusuf Ziyaâya göre ölüm, müthiş bir ıstıraptır. Bu dünyada her şey ölümle bittiği gibi, aşk ve kadına duyulan sevgi de biter. Yusuf Ziya, ölüm geldiği vakit, en kıymetli varlık olan kadının elden gideceğini ve ölen insanın aşktan mahrum kalacağını düşünür. Şiirlerinde aşksız insanların, yani sevmeyenlerin yaşamadığı, öldüğü intibaını vermeye çalışır. Yahya Kemal, insanları hayal ettiği müddetçe yaşatırken, Yusuf Ziya, insanı, sevdiği kişi ile duygu alış-verişi yaptığı müddetçe yaşatır.
Yusuf Ziya, âÖlüme Doğruâ isimli şiirde, bu dünyadan ayrılmanın çilesini, bir insanın duygu dünyasında nazmeder.
ÖLÜME DOĞRU
âYanıyorken üşüyordum... Nedir bu buhran?
Ne cehennem soğuğu bu, ne yakıcı kış!
Hangi çölün ateşidir beni kavuran?
Vücudumu kutupların havası sarmış!
Her çehreyi yadırgıyar şimdi gözlerim,
Sanki eşya siyap bir tül altında gizli!
Bir yabancı bozuk ahenk aldı sözlerim;
Sesim kısık, nefesim dar, gözlerim sisli!
İşte bir bir uyanıyor geçmiş zamanlar,
Artık eski rüyaların seyrine daldım!
O ses nedir?.. Yanımda bir ağlayan mı var?
Kanatlarım kapanıyor havasız kaldım!...â
Şair, yukarıdaki şiirde, ölümün korkusuna kapılarak dünyayı yeniden yorumlamaya başlar; ölüm düşüncesinin yakıcı havasından ürkerek hatıraların serinliğine kaçmak ister, yine ölümün soğukluğundan ürpererek geçmiş zamanların gülümseyen sıcaklığında kaybolmayı arzu eder.
âCehennem soğuğuâ ve âyakıcı kışâ tezatlarını kullanırken şairin başarılı olduğunu iddia edebiliriz. Ölümün korkusunu yaşarken âeşyanın siyah bir tül altındaâ kalması, ânefesin daralmasıâ, âsesin kısılmasıâ ifadelerini de aynı başarıyı tekrarlayan motifler olduğunu söyleyebiliriz. Son mısrada, şairin kanatların kapanmasıâ ifadesi ile, âbenim gönlüm bir kelebekâ diyen bir başka şairin ifadeleri arasındaki benzerliği işaret etmekle yetiniyoruz.
3) TARİH ŞUURU:
Yusuf Ziyaânın şiirlerinde tarihin şanlı, şerefli günlerine duyulan hasret, aşk şiirlerinde gördüğümüz şahsi hususiyetlerinden doğar ve şairin hevesleri arasında bir fantezi veya romantik bir tutku, bir vazife iştiyakı oluverir; bir bakarsınız, kaval ile musıkı icra eden bir vezirin veya Hindli ve Çinli sakinlerin fağfur destilerinden kımız içen bir hakanın halleri şiirleşiverir.
Şair, aşk şiirlerinden sonra ikinci dereceden bir konu olarak tarihi şiir sahasını seçmiş, bu sahada kalem oynatmıştır. Bir bakıma aşk şiirleri ile hissiyatının ihtiyacına cevap vermiş; tarihi şiirleri ile de milli bir vazifeyi yerine getirmiştir.
Bu bölüme sonuç olarak diyebiliriz ki, Yusuf Ziya tarihi şiirlerinde Türk askerinin değerli bildiği vatan, bayrak, din gibi milli-dini değerlerin yanı sıra, aile gibi sosyal bir müesseseyi ve beşeri aşk gibi vazgeçilmez bir duygunun tezahürlerini de işlemiştir.
GAZEL
Aşiyan-ı mürg-i dil zülf-i perişanındadır
Kande olsam ey peri gönlüm senin yanındadır
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır
Çekme damen naz-edüp üftadelerden vehm kıl
Göklere açılmasun eller ki damanındadır.
Mest-i hab-ı naz ol cemâet dil-i sad-paremi
Kim anın her paresi bir mevk-i müjganındadır
Bes ki hicranındadır hasiyyet-i katâı hayat
Ol hayat ehline hayranım ki hicranındadır.
FUZULİ
GAZEL
Hasılım yoh ser-i kuyunda beladan gayrı
Garazım yoh reh-i aşkında fenadan gayrı
Ney-i bezm-i gamem ey mah ne bulsan yele ver
Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı
Perde çok çehreme hicran günü ey kanlı sirişik
Ki gözüm görmeye ol mah-likadan gayrı
Yetdi bi-kesliğim ol gayete kim çevremde
Kimse yoh çevrile girdab-ı beladan gayrı
Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı
Bozma ey mevc gözüm yaşı hababın ki bu seyl
Komadı hiç imaret bu binadan gayrı
Bezm-i aşk içre Fuzuli nice ah eylemeyem
Ne temettuâ bulunur bende sadadan gayrı
FUZULİ
GAZEL
Saki zaman-ı ayş ü mey-i hoş-güvardır
Birkaç piyale nüş edelüm nev-bahardır
Buy-ı nesim ü reng-i gül ü revnak-ı bahar
Asar-ı fazl ü rahmet-i Perverdigardır
Gafil geçürme ömrü bu dem künc-i gamde kim
Menzil kenar-ı bağ ü leb-i cüybardır.
Zayiâ geçürme fursatı kim bağ-ı alemin
Gül devri gibi devleti na-paydardır
Baki nihal-i maârifetin meyve-i teri
Arif katinde bir gazel-i abdardır.
BAKİ
ÖLÜME DOĞRU
âYanıyorken üşüyordum... Nedir bu buhran?
Ne cehennem soğuğu bu, ne yakıcı kış!
Hangi çölün ateşidir beni kavuran?
Vücudumu kutupların havası sarmış!
Her çehreyi yadırgıyar şimdi gözlerim,
Sanki eşya siyap bir tül altında gizli!
Bir yabancı bozuk ahenk aldı sözlerim;
Sesim kısık, nefesim dar, gözlerim sisli!
İşte bir bir uyanıyor geçmiş zamanlar,
Artık eski rüyaların seyrine daldım!
O ses nedir?.. Yanımda bir ağlayan mı var?
Kanatlarım kapanıyor havasız kaldım!â¦â
YUSUF ZİYA
KESİLDİ Mİ ELLERİN?
-Anne,anne,hişt,hişt....
-O kim?
-Benim,kalk,kalk,para ver.
-Ooh, senmissin ödım koptu ...
-Yeri nerde? Kalk, goster;
-Çıldırdı mı, çocuk? Bende para nerde olacak ?
Benim gibi bir dul kadinin kimden para alacak ?
-Miras yedin...
-Onu baban sağlığında bitirdi;
Vur patşasın, çal oynasın, surda burda yedi;
Param olsa el dikişi dikermiyım ben
Bir kor mummum.....
-O masalı baskasına anlat sen;
kalk para ver
-Sarsma oğulm, Hakâtan korkun yok mudur?
Bir anaya kalkan eli....
-Sus dırlama.....
-Vurma dur;
Beni dinle hangi ana para vermez oğluna ?
Vallahi yok, olsa feda olsun sana .
-Kalk, diyorum :âPara para!â şimdi seni vururum ...
-Billahi yok.....
..........
MEHMET EMİN
DİVAN EDEBİYATI VE MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE
ELE ALINAN TEMALARIN KARŞILAŞTIRILMASI
Divan Edebiyatı ve Milli Edebiyat dönemleri edebi karakter ve üslup yönlerinden çok büyük farklılıklar gösterir. 13 ve 19. yy.lar arasında gelişimini tamamlayan divan edebiyatının temaları bir yönüyle halktan kopuk, hayal alemlerinin ve estetik bir bakış açısının doğurduğu klasik bir edebiyattır. Nazım şekillerinin, mazmunların, temaların, edebi sanatların aynılığı dikkati çeker. Bakış açısı konuyu ele alış biçimi yani üslup farkı ile birbirlerinden ayrılan yani üslup farkı ile birbirlerinden ayrılan bu şiirler divan edebiyatının temelini oluşturur. Oysa Milli edebiyat milletin en yoksul, en çaremiz durumdayken yeni varolma savaşını verdiği bir dönemde oluşumunu tamamlar. 20. yy. başlarında Cumhuriyet dönemi öncesinde kendini iyiden iyiye hissettiren bu edebiyat; edebiyatta âhalka doğruâ düşüncesiyle varlığını sürdürür. Divan edebiyatında ele alınan konuları işleme biçimi, mazmunlar ne kadar halka uzaksa; Milli edebiyat döneminde o kadar yakın bir görünüm çizer. Milli Edebiyatta edebiyatçılar her yönüyle halka açılan, halkın hayatını, duygu ve düşüncelerini anlatan eserler vermişlerdir. Örneğin kadın teması milli edebiyata M. Emin Yurdakulâun âAna ile Kızıâ şiirinde merhametli, canlı, acı çeken kadın görünümü verir.
Ana ile Kızı
..................
Ah evladım, uğrunda ben kendimi kul ettim.
Genç ömrümü yüzbin mihnet içerisinde tükettim. Seni baban bir yaşında yetim koydu kucakta
Ne çul vardı altta üstte, ne od vardı ocakta
..................
Oysa Divan edebiyatında kadın güzeldir. Asla acı çekmez, aşıklarını usandırır onlara acı çektirir. Çok güzeldir ama bu güzelliğine ulaşılmaz. Bunu Bakiânin şu beyitlerinde kolayca görüyoruz.
âİçilse bade lebünsüz harareti yoktur
Şeker yenilse sözünsüz halaveti yoktur
(Senin; dudağın olmadan içilse, şarabın harareti yoktur. Sözün olmaksızın şeker yenilse, tatlılığı yoktur.
Cihanda der dü belanı çeker gider BAKİ ölürse dünyada senden feragatı yoktur.
(Baki cihanda senin dert ve belanı çeker gider. Ölürse, dünyada senden rahatlığı yoktur.)â
Sadece Divan edebiyatı ve Milli edebiyatla değil, Divan edebiyatı şairleri arasında da temaların farklı üsluplarla işlendiğini görüyoruz. Örneğin ele aldığımız Baki ve Fuzuli arasında bu konuda büyük bir farklılık görüyoruz. Baki ne kadar beşeri ise, Fuzuliânin o kadar tasavvufi olduğunu görüyoruz. Örnek aldığımız şiirlerde de yaşama bakışları görülmektedir. Baki yaşadığı devirden bazı olayları eserlerine yansıtmıştır. Bakiâde derin bir felsefe ve tasavvufi bir düşünce hemen hemen yok gibidir. Bakiânin seçilen şiirde dahil pek çok şiirinde hayal anlayışı, dünya görüşü; dünyanın geçiciliği ve bu sebeple zamanı zevk içinde geçirmek lazım geldiği esaslarına dayanmaktadır. Yaşamı da aynı şiirinde olduğu gibidir. Neşeli, hoş sohbet bir mizaca sahip olan Bakiânin şiirinde temalar açık tabiatına uygundur. Şiirinde yeme içme günleri ve lezzetli şarap zamanından bahseder. (Zaman ise ilkbahar mevsimidir.) Böyle bir zamanı gam köşesinde boşuna geçirme ki, bahçe kenarında hayatın zevkini çabuk çıkar, fırsatı değerlendirir. Çünkü gül devri çabuk geçer diyerek hayatı zevk, eğlence temaları ve hayatın geçiciliği ile süsler. Temalarda onun kaygısı zevki sefadır.
Fuzuliâde ise Bakiânin tam tersi işlediği temalarda tasavvufi bir hayatın izlerini buluruz. Beşeri aşk yerine tanrı aşkı, hayatın boş olduğu ama Tanrıya ulaşmak onun aşkını yakalayabilmek önplandadır. Onun için aşk teması acı veren bir olgudur. Ama bu acı mutlaka çekilmelidir. Onun çektiği bu acılar onun Tanrı katındaki değerini arttırmaktadır. Bu duyguyu gazelinde Benim aşk ıstırabıyla başım hoştur. Ey tabip benden bu derdi giderecek ilaçtan vazgeç der.
Gazelde bu aşk temasını verirken Gönül kuşunun yuvası senin perişan saçlarındadır; onun için ey peri gibi güzel sevgilim ben nerede olsam, gönlüm senin yanındadır, demektedir. Aşıkların bu eziyetinden dolayı sana beddua etmesinler bundan kork, senin ayrılığında o kadar ölüm özelliği var ki senden ayrı oldukları halde yaşayan bunca insan nasıl yaşıyor? Hayret ediyorum diyor.
Yine Fuzuliânin Murabbaâsında sevgilinin iyilik ve insanlık göstermesini dile getirerek başlıyor. Şiir boyunca da aşk yüzünden çektiği acıları ve talihsizliği karşısında darmadağın olduğunu açıklayarak sevgilisinden yardım dilemektedir.
Divan edebiyatında bu şekilde kendi içinde temaları işleme farklılığı görülür. Milli edebiyat döneminde ise temalar farklılık gösterir. Bütün insan ve insanın günlük yaşamı şiirin konusunu ve temasını oluşturur. Dönemin özelliği ile yapılan savaşlardan yenik çıkılması ve milli mücadele içine girilmesi dönemin temelini oluşturur. Divan edebiyatı mazmunları, kalıplaşmış temalar ve aynılık burada daha az görülür. Ziya Gökalpâte görülen Türkçülük kavramı, milli ve manevi kültür özellikleri, tarih bilinci şiirlerin temalarını şekillendirir. Dönemin bütün şairlerinde bu unsurlar görülür. M. Emin Yurdakul ve Yusuf Ziyaâda bu fazlasıyla görülür. Bayrak, milli-dini duyguların yanı sıra her iki şair de aile gibi bir müesseseyi ve beşeri aşkı işlemişler ama divan edebiyatından işlediği konular ve temalar ile tamamen ayrılmışlardır. Yusuf Ziyaâda ayrıntılı belirttiğimiz ölüm kavramın sıcaklığı farklı bir üslupla bize verilirken, ilk milli Türk şairi olarak da kabul edilen Yurdakul Kesildi mi ellerin adlı şiirde bir annenin yoğun duygularını temalaştırıyor. Demek ki Milli edebiyat dönemi şiiri her yönüyle divan şiirine oranla bir başkalık ve yenilik unsurlarını taşıyor.
Yusuf Ziyaâda ayrıntılı bir şekilde gördüğümüz temaların bir kısmı aynen M. Emin Yurdakulâda da görülüyor. Özellik tarih bilinci, eski zaferler, milli ve manevi duygular birincil derecede temalarını oluşturuyor. Özellikle Türkçe şiirleri açık bir halkçılık ve milliyetçilik temalarını işler. Ancak onun milliyetçiliği daha sonraki âBütün Türkçülükâ anlamına gelmez. Tabii konusunu halkın hayatından alan âKesildi mi Ellerinâ adlı şiir sanatı memleket sorunları içinde kullanılabildiğinin göstergesi oldu.
Yusuf Ziyaânın şiirinde ölüm teması tam olarak verilirken, Yurdakulâun şiirinde Anne ile oğul arasında geçen bu trajik olaydan sonra verilen karşılıksız anne sevgisi teması bu yönüyle karakteristik ve dikkat çekicidir.
Öyle ki Divan edebiyatında gördüğümüz estetik kaygısının Milli edebiyat dönemi şairlerinde tamamen farklı temalarda, farklı bir anlayışla ele alındığını görüyoruz.
KAYNAKÇA
Akyüz, Kenan, Batı tehsirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkilap Kitap Evi, İstanbul 1986
Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana çizgileri, İnkilap Kitap Evi,İstanbul 1860-1923
Türk Kulturunu Aeaştırma Enstitüsü, Türk Dünya El Kitabı, Ankara 1992
DÖNEMLERİNDE ELE ALINAN
TEMALARIN KARŞILAŞTIRILMASI
DÖNEMİN GENEL ÖZELLİĞİ
DÖNEM ŞAİRLERİ VE ELE ALINAN KONULAR (TEMALAR)
A) FUZULİ
BAKİ
MEHMET EMİN YURDAKUL
YUSUF ZİYA ORTAÇ
4- ESERLERİ, ELE ALINAN TEMALAR TOP 4 ŞİİR.
DİVAN EDEBİYATI: Divan edebiyatının temeli Arap edebiyatının üzerine kurulmuştur. Bu edebiyat, eski bir uygarlığa sahip ve o ölçüde eski ve geleneksel bir edebiyatları olmasına rağmen, öncelikle İran edebiyatını etkisi altına almıştır. Bunun sonucu olarak X. Yüzyıldan başlayarak Arap edebiyatının etkisi altında Farsçaâda yeni bir edebiyat biçimlenmeye başlamış ve bu durum giderek, İslami nitelikte ve tamamen değişik bir yapıda yeni İran edebiyatının doğmasına yol açmıştır.
IX. yüzyıldan itibaren İslamiyetin etkisi altına giren Türkler de aynı uygarlık ve kültür çemberi içinde kalmış ve İranâda gelişen bu edebiyat Türk ülkelerine de kısa sürede yayılmıştır. Çağ bakımından Acemlerle sıkı ilişkiler içinde bulunan Türk hakanları, Acem saraylarının gösterişli ve özenli hayatlarına uzak kalmadıkları için, böyle bir hayatı kendi saraylarında da kurmaya başlamışlar; buna paralel olarak da aydın Türk şairleri bu hayatı Türk saraylarında dile getirmişlerdir.
Böylece ortak inanç ve düşüncenin oluşturduğu ürünler, İslamlığı kabul eden bu ülkelerde, özellikle Türklerde ulusal nitelikler bir yana bırakılarak yeni bir edebiyatın gelişmesine yol açmıştır.
Divan edebiyatına Yüksek Zümre Edebiyatı, Havas Edebiyatı, Klasik Türk Edebiyatı gibi adlar da verilmektedir. Ancak şairlerin şiirlerini âDivanâ adı verilen bir kitapta toplamaları nedeniyle, genellikle âDivan Edebiyatıâ diye bilinir.
Divan edebiyatı, temel kaynaklar bakımından Kurâan, hadis, peygamber ve evliya hikayeleri, İran mitolojisi, tasavvuf, batıl ve gerçek bilgiler ve yerli öğeler gibi çoğunlukla İslamlığa bağlıdır.
Divan Edebiyatının Özellikleri:
Dil, Arapça ve Farsça kelimelerle ve bu dillerin dil kurallarıyla oldukça yüklüdür.
Arap nazmının ölçüsü olan aruz ölçüsü kullanılmıştır.
Divan edebiyatında nazım birimi beyittir. Düşünceler mutlaka bir beyit içine tamamlandığından, beyit başlı başına bir bütün olara kabul edilir. Beyitler arasında konu birliğinin bulunması şart değildir.
Çoğu Arap ve Fars edebiyatlarından alınan kaside, gazel, kıta, musammat, rubai, mesnevi, terkib-i bent v.b. gibi birtakım değişmez nazım biçimleri kullanılmıştır.
Duygular, düşünceler ve kavramlar, tüm şairler tarafından ortaklaşa kullanılan âmazmunâlarla ifade edilmiştir.
Klasik edebiyatta çeşitli konular ele alınmıştır. Şiirler işledikleri konulara göre şöyle adlandırılmışlardır:
Allahâın birliği konusunda yazılanlar tevhid,
Allaha yakarış şeklinde olanlar münacaat,
Hz. Muhammedâi övmek veya onun şefaatini istemek için yazılanlar naat,
Din ve tarikat ulularını veya herhangi bir büyüğü övmek için yazılanlar methiye,
Kişilerin kusurlu ve eksi yönlerini ele alarak oları yermek için yazılanlar hicviye,
Hz. Muhammedâin doğumu ve mucizeli hayatını anlatanlar mevlid,
Ölüm korkusunu işleyerek, ölen kişinin ardından duyulan üzüntüyü belirtmek için yazılanlar ise mersiye adını almışlardır.
Bu dönem sanatçıları, şiirlerini sanat güçlerini göstermek için kullanmışlar, anlamdan çok şekil ve ifade özelliklerine önem vermişlerdir.
İşlenen konular genel olarak, aşk, şarap, kadın, güzellik, tabiat, din ve tasavvuf, rindlik, hikmet, münacaat, naât, methiye, hicviye, mersiye gibi konuları ortaklaşa işlemişlerdir.
Bunun sonucu olarak Divan şiiri, öz ve biçim bakımından taklit ve eldeki örneklerle yetinen, gerçek hayatla ilgisi kopmuş, âkitabıâ ve âzihniâ olmaktan öteye gidememiştir.
MİLLİ EDEBİYAT: 1980 Meşrutiyetiânin ilan edilmesinden sonra edebiyatta âmilli kaynaklara dönmeâ düşüncesi doğmuştur. âMilli kaynaklara dönmeâ sözüyle, dilde sadeleşme, aruz ölçüsü yerine hece ölçüsü kullanma ve yerli hayatı yansıtma amaçlanmıştır.
Dilde sadeleşme hareketi, 1911 yılında Selanikâte Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp tarafından çıkarılan âGenç Kalemler Dergisiâyle başlar. Ömer Seyfettinâin âYeni Lisanâ adlı dil üzerine yazdığı makalesinde ileri sürdüğü âkonuşma dilinin yazı dili haline getirilmesi, yabancı dil kurallarının atılması ve konuların yerli hayattan alınmasıâ yolundaki düşüncesi, kısa zamanda tutulmuş ve Milli Edebiyatın kaynağını oluşturmuştur. Ömer Seyfettin, hikayeleriyle de bu dilin en güzel örneklerini verir.
Aruz ölçüsü yerine kendi milli ölçümüz olan hecenin kullanılması savı, Mehmet Emin Yurdakulâun 1897 Yunan Savaşı dolayısıyla yayımladığı âTürkçe Şiirlerâ kitabı üzerine ortaya atılmış; bu, Rıza Tevfik Bölükbaşıânın güçlü şiirleriyle desteklenmişse de, 1917 yılında âŞairler Derneğiâ adı altında bir araya toplanan ve hecenin savunucuları olan şairlerin sayesinde yaygınlaşabilmiştir.
Öte yandan hece ölçüsünün yaygınlaştığı bu dönemde hiçbir edebiyat topluluğuna bağlı olmayan; geçmiş çağların şiir diliyle, o çağların yaşayışına ve büyük zaferlerine duyduğu özlemi manzumeleriyle dile getiren Yahya Kemal Beyatlı, şiirde yeni bir klasisizm yapar; güçlü ve ünlü manzumeleriyle geniş bir edebiyat ve okuyucu çevresini etkisinde tutar. Onun gibi bağımsız bir sanatçı olan Mehmet Akif Ersoy, din konuları yanında, yerli hayatımızı, törelerimizi güçlü dizeleriyle yansıtır ve Tevfik Fikretâin nazmı nesre yaklaştırma hareketini daha ileri boyutlara ulaştırarak, şiire konuşma dilinin doğallığını kazandırır. Ahmet Haşim ise, şiirin nesre asla çevrilmesi mümkün olmayan bir nazım olduğunu savunur ve sözden çok musikiye yakın olması gerektiği görüşünü savunarak aruz ölçüsünü kullanmakta devam eder.
1908-1918 yılları arasında şairlerin çoğunlukla bireysel ve günlük temaları işledikleri görülür. Toplumsal içerikli konular Mehmet Akif Ersoy ile Mehmet Emin Yurdakulâun şiirlerinde yer alır.
Milli edebiyat sanatçılarının, âyerli hayatı anlatmaâ yani, Doğuya ve Batıâya değil, kendi milli kaynaklarımıza, tarihimize yönelmeleri, taklitten kurtulmaları, hayalden çok gerçeklere, gözleme önem vermeleri gerektiği ilkeleri üzerinde birleştikleri görülür.
Genel Özellikler:
Dar anlamda âMilli edebiyatâ sözünden; Ali Cenap ile Ömer Seyfettinâin 1910âda Selanikâte çıkarmaya başladıkları âGenç Kalemlerâ dergisiyle gelişen ve aşağıda kısaca belirtilen görüşleri uygulama alanına koyan hareket anlaşılır: Şöyle ki;
Türkçe, bağımsız, sade ve yalın olmalıdır. Yabancı sözcük ve kuralar dilimizden atılmalıdır.
Yerli ve ulusal değerlerimiz işlenmelidir. Ne doğu, ne batı taklit edilmelidir.
Ulusal ölçümüz hece ölçüsüdür.
Sanat toplum içindir.
FUZULİ (1490-1556)
Asıl adı Mehmetâtir. Bağdat civarında doğmuştur. Bayat boyuna mensup bir Türkâtür. Fuzuliânin yaşadığı devrede eski bir ilim, sanat merkezi olan Bağdat problemli bir dönemden geçiyordu. Fuzuliânin ömrü bu karışıklık merkezinde sıkıntılı bir halk arasında geçmiştir.
Bütün ömrü boyunca kıymeti bilinmemiş, layık olduğu itibar ve iltifata kavuşamamış olan Fuzuliânin hayat ve şahsiyeti üzerinde yaşadığı muhitin ve bu muhitte meydana gelen değişikliklerin büyük rolü vardır.
Yaşadığı devirde kıymeti takdir edilmemiş olmakla beraber, ölümünden sonra geçen asırlar boyunca, şöhreti ve eserleri Türk dünyasının her tarafına yayılmış, okunmuş, sevilmiştir. Bu bakımdan ancak Nesimi ve Neavi ile mukayese edilebilir. Hatta ikisini de geçmiştir. Fuzuli, aydını, halkı, tekke ve tarikat muhitleri, sarayları ile bütün Türklüğe mal olmuş bir şairdir. Şüphesiz, Türk Edebiyatıânın en büyük şairidir. Lirik şiir vadisinde yeri dünya klasikleri arasındadır.
Ali Şir Neavi ve diğer emsalleri gibi o da büyük şairliğinin yanı sıra, aynı zamanda büyük bir bilgindir. Arapça ve Farsçaâyı o dillerde şiirler yazıp divan tertip edecek kadar iyi bilmektedir. Felsefe, tıb ve din ilimlerinde sağlam ve derin bir bilgisi vardır. İlimsiz şiir olmayacağı kanaatindedir. Türkçe Divanıânın önsözünde âİlimsiz şiir, esası (temeli) yok duvar gibi olur ve esassız duvar sonunda bi-itibar olur (yıkılır).â der ve bu sebeple bütün ömrünü akli ve nakli ilimleri öğrenmeye harcadığını söyler.
Fuzuliânin ilhamının başlıca kaynağı, sanatının en büyük unsuru terennüm ettiği aşktır. Bu aşk onun emsalsiz lirizmini meydana getirmiştir.
Aşk teması Divan şiirimizde çok ele alınmıştır, fakat hiçbir şair aşkı Fuzuli ölçüsünde benimsememiş ve onun kadar derin, samimi ve yüksek bir heyecanla işleyememiştir. Fuzuliâye göre insan hayatı ıstıraplarla doludur. Bütünüyle dünya bir ıstırap ocağıdır. Bu ıstıraplar içinde aşk ıstırabı, insanı olgunlaştıran, yücelten mukaddes bir ıstıraptır. İnsan, derece derece yükselerek Allahâa kadar ulaşan, maddi haz ve karşılıklardan uzak bir aşka bağlanmalı ve bu aşkın ıstırabını çekmelidir. Ancak böylece olgunlaşır ve gerçek insan, kamil insan haline gelir. Varlık ve hayatı böylece bir mana kazanır. Fransıtz filozofu Descartes (Dekart; 1596-1650)âin meşhur âDüşünüyorum, o halde varım.â Cümlesini değiştirerek Fuzuliânin dünya görüşünün esasını şöyle ifade edebiliriz: âAşıkım ve ıstırap çekiyorum, o halde varım!â Fransız filozofuna göre insanın temel özelliği düşünmektir, hayat görüşünün kaynağı zihindir. Türk şairine göre, insanın temel özelliği sevmektir. Dünya görüşünün merkezi kalbdir.
Fuzuliânin aşkı, tasavvufun aşk anlayışından derin tesir ve ilhamlar almakla beraber tamamen tasavvufi bir aşk değildir. Fuzuli bir mutasavvıf veya derviş sayılamaz. O, tasavvufi aşkla kendi beşeri duygu ve heyecanlarını çok ahenkli bir tarzda kaynaştırmıştır. Terennüm ettiği aşk, düşünülerek bulunmuş ve öğrenilip tekrarlanan zihni bir kavram değil, içten gelen ve bütün varlığını kaplayan yüksek, samimi bir heyecandır. Lirik bir hüzün, feragat, sonsuz fedakarlık, vefa, tevekkül, samimiyet ve derinlik bu aşkın başlıca özellikleridir. Şair bu aşkı ruhunda kuvvetle yaşamış ve eserlerinde bütün canlılığı ile yaşatmıştır.
Fuzuliânin yetiştiği devirde Divan Edebiyatıânda muhtevadan çok şekle, şiirin dış güzelliğine, çeşitli mana ve söz hünerlerine önem veriliyordu. Fakat O, ruhundan taşan engin ve samimi duygularının bir takım söz ve mana oyunları içinde kalıplaşmasına razı olmamış, Divan Şiiri anlayışı için vazgeçilmez olan bu sanat hünerlerini, duygularının heyecanı içinde eritmiş, tabii hale getirmiştir. Fuzuliânin mısraları sanatsız ve süssüz değildir. Ancak büyük şair, Divan Şiiri konusundaki derin bilgisiyle bunları, duyuşlarının samimiyetine engel olmayacak şekilde tabiileştirmiştir.
Fuzuli, duygu ve heyecanların ifadesine en müsait tarz olduğu için gazeli tercih eder. Şairlik gücünün en çok belli olduğu saha gazelciliğidir. Gazelden kasideye, histen tasvire geçtiği anda, samimilikten uzaklaşmakta, sanat ve hüner gösterme hevesine ve yapmacığa düşmektedir. Kasidelerinde sonsuz kelime ve fikir oyunlarına rastlamaktayız. Bu türde Fuzuli, usta bir fikir ve sanat işçisi olarak görünüyor. Ustalığını takdir etmekle beraber, kalb şairi Fuzuliâye duyduğumuz hayranlığı duymuyoruz. Fuzuliânin asıl sanat şahsiyetini gösteren, asırlardan beri aynı tazelik ve kıymetle onu ölmezleştiren eserleri gazelleri ve Leyla vü Mecnun mesnevisidir.
Fuzuli, yetiştiği devirde hala devam eden Farsça ile şiir yazmak modasına, Farsçaânın yegane şiir dili olduğu anlayışına katılmamış, Türkçe ile de güzel şiirler söylenebileceğini iddia ve eserleriyle isbat etmiştir.
Fuzuliânin kullandığı dil, Türkçeânin Türkiye Türkçesiâne en yakın şubesi olan Azeri lehçesidir. Çağdaşlarına göre dili oldukça sadedir. Halk deyimlerine, halkın kullandığı kelimelere yer vermiş ve mümkün olduğu kadar halkının kullandığı dile yakınlaşmaya çalışmıştır. Şöhretinin halk arasına inmesinde ve yayılmasında bu tutumunun büyük rolü vardır.
Nesirlerinde şiirleriyle mukayese edilebilecek yüksek bir özellik görülmezse de Şikayet-name ve Hadikatüâs-Suadaâsı Fuzuliânin aynı zamanda kudretli bir nesir yazarı olduğunu gösteren eserlerdir.
Fuzuliânin şahsiyetinin teşekkülünde büyük İran klasiklerinin, Nesimi, Habibi gibi Türk şairlerinin tesirleri vardır. Kendisinin tesirleri konusunda Sayın N. Sami Banarlıânın ifadesini aynen alıyoruz: âDört yüz yıldan beri, Türk milletlerinin medeniyet kurduğu hiçbir toprak yoktur ki, orada Fuzuliânin şiirleriyle beslenmiş bir şiir ve sanat hayatı olmasın. Fuzuli sevgisi yalnız yüksek zümre şairleri üzerinde değil, halk ve tekke şairleri üzerinde de derin ve devamlı olmuştur. Şairin Tazminatâtan sonra Namık Kemal, Abdülhak Hamid gibi yazarlarda, Servet-i Fünun Edebiyatı ve yeni Türk yazarları üzerinde, saygı ve sevgi ile birleşen, derin tesiri vardır. Bu tesir, bir bakıma yeryüzünün geniş bölgelerine dağılan Türk milletlerinin manevi birliğinde rol oynayacak kadar yaygın ve önemlidir.
BAKİ (1526-1600)
İstanbulâda doğmuş ve ölmüş, İstanbullu bir şairdir. Asıl adı Mahmut Abdülbakiâdir. Fakir bir ailenin çocuğudur; Fatih Camii müezzinlerinden Mehmed Efendiânin oğludur. Çocukluğunda saraç çıraklığı yapmıştır. Fakat her türlü kabiliyete gelişme imkanı veren muhteşem ve zengin bir imparatorluğun taht şehrinde, Baki de yerde kalmamış, zamanının medrese kültürünü lâyıkıyla kazanarak, kadılık ve öğretmenliklerden sonra Kanuni Süleymanâın şahsi dostluğuna ve Osmanlı ülkesinin Sultanüâş-Şuara (Şairlerin Sultanı)lığına kadar yükselmiştir.
Fuzuli, kendi müstesna ve erişilmez mevkiinde bir tarafa bırakılırsa, XVI. Yüzyılın en büyük Osmanlı şairi Bakiâdir. Devrinde âSultanâüş-Şuaraâ, âMeliküâş Şuaraâ unvanlarıyla anılmış, şöhreti Hindâden Avrupa ortalarına kadar olan sahada yayılmıştır. Bu şöhretini asırlar boyunca da koruyabilmiştir.
Eserlerini doğru, ahenkli ve sağlam bir Osmanlı Türkçesiyle yazmıştır. Bunun yanı sıra şuurlu ve başarılı bir şekilde İstanbul şivesini de kullanmaya çalışmış, böylece Divan Edebiyatımızdaki mahallileşme-millileşme akımının gelişmesine hizmet etmiştir.
Aruza tam manasıyla hakimdir. Aruz kusurları dediğimiz imaleleri hissedilmeyecek ölçüde başarı ile kullanmıştır.
Bakiâye göre şiir bir ses ve söz güzelliği, bir âhoş sadaâdır. Yani o şiirde manadan çok söyleyişe, kelimelerin ahengine, şekil mükemmelliğine önem vermiştir. Edebi sanatlara, kelime oyunlarına çok düşkündür. En çok kullandığı sanatlar, tenasüb ve tevriyedir. Şekle ve edebi sanatlara düşkün olmasına rağmen, Bakiânin şiirlerinde bir zorakilik görülmez. Vezni, kafiyesi, mazmunları ve her kelimesi üzerinde titizlikle durulmuş mısra ve beyitlerinde sürükleyici ve tabii bir ahenk vardır.
O, İmparatorluğumuzun ihtişam devrinde yaşamış ve bu ihtişamı şiirlerinde temsil etmiş bir şairdir. Mısralarında İstanbulâun kış ve bahar manzaralarıyla beraber, Kanuni ordularının zafer naralarını, mehterin heybetli ahengini bulmak ve duymak mümkündür. Fuzuliânin şiirlerinin asıl meziyeti nasıl samimiyet, coşkunluk ve derinlik ise, Bakiânin şiirlerinin ayırıcı özelliği de ihtişam ve zarafetdir.
âBu devr içinde benim padişah-i mülk-i suhanâ (Bu devirde söz ülkesinin padişahı benim!), âGeçtim şerir-i nazma bugün husrevane benâ (Nazım tahtına bugün hükümdarlar gibi ben oturdum!) diyen Baki, edebiyatımızda bir nevi aşağılık duygusunu kıran şairdir. XVI. Yüzyıla kadar İran üstadlarının taklidine ve İran örneklerine yetişmeye çalışan Divan Şiirimiz, bu asırda Fuzuli ve Bakiâde klasik değere ulaşmış, taklidden kurtulmuştur. Baki, kendisinden sonra yetişen Osmanlı şairleri için örnek ve üstad olmuş, böylece yabancı üstadları örnek tutmağa lüzum kalmamıştır. Bundan böyle Türk şairleri kendilerini İran şairleri ile denk saymaya başlamışlardır.
Şiiri uzun söze uygun görmediği için gazel türünü tercih etmiş, mesnevi tarzında uzun manzumeler yazmamıştır. Bir gazel şairidir. Şairin gerçek sanat değerini gösteren eser olarak sekiz-on kasidesi ile, Kanuni için terkib-i bend şeklinde yazdığı muhteşem Mersiyeâyi de gazellerine eklemek lazımdır. Zamanında pek moda olan muammalar, lugaz ve tarihler yazmaya hiç önem vermemiştir.
Baki Türk şiirine yeni felsefe, orijinal bir dünya görüşü getirmiş değildir. O, kendisinden önce pek çok ifade edilmiş telakkileri yeni ve taze bir söyleyiş, kendisine mahsus bir ahenk ve zarafetle tekrarlamıştır. Ona göre: Dünya gelip geçicidir, bir efsaneye benzer. Ona aldırmamak lazımdır. Zaman akıp gitmektedir. Geçen geçmiştir, geleceğinse ne olduğu bilinemez. İnsan için ancak içinde yaşadığı an vardır. Öyleyse bu anı mümkün olduğu kadar zevk, neşâe, öğlence ve çeşitli dünya nimetleri bakımından değerlendirmeye bakmalıdır. Tabiatın güzel köşelerinde kurulacak aşk ve şarap alemleri, bu gelip geçici dünyanın biricik tesellileridir. Hayatta neşâeli eğlence ve gezinti yerlerinde sevgili ile yiyip içip hoşça vakit geçirmekten başka bir gaye yoktur.
Görüldüğü gibi, ıstırap şiiri Fuzuliânin zıddına, Bakiânin dünya görüşü, harcıalem bir zevk felsefesinden ibarettir.
Şiirlerinde de bu telakkileri ve bunlara uygun temaları işlemiştir. İmparatorluğun Şeyhülislamlıktan bir derece aşağıdaki en büyük din makamını (Rumeli Kazaskerliği) birkaç defa işgal etmiş ve Şeyhülislam olmasına ramak kalmış; Şeyhülislam olmaması hayatının en büyük üzüntüsünü teşkil etmiş bulunan bu büyük şair, Divanâında, münacaat, naat, tevhid gibi, herhangi bir divanda bulunması mütad olan dini manzumelere yer vermemiştir. Ara sıra rastlanan tasavvufi gazelleri, sırf bir çeşni olsun diye koymuştur. Onun şiirinin asıl teması, aşk, şarap, rindlik, zevk ve safadır.
Bakiânin yetişme ve sanatçı şahsiyetinin gelişmesinde, Hafız Şirazi, Selman Saveci, Kemal Hocaendi gibi İranlı Üstadlarla, Ahmet Paşa, Mesihi, Necati, Zati ve Hayali gibi Türk şairlerinin tesirleri olmuştur. Kendisi ise, altıncı maddede de işaret edildiği gibi, bir üstad olarak asırlarca Türk şairlerine örnek olmuştur.
MEHMED EMİN YURDAKUL (1869-1944)
İstanbulâda doğmuştur. Fakir bir balıkçının oğludur Ailenin maddi şartları elvermediği için orta öğrenimini yarıda bırakarak memur oldu. Uzun süre Gümrük İdaresiânde çalıştı. 1909âdan sonra Hicaz, Sivas ve Erzurum valiliklerinde bulundu. 1913âte Musulâdan mebus seçildi. 1921âde Ankaraâya giderek Milli Mücadeleye katıldı. Heyecanlı bir hatip ve milli bir şair olarak halkın ve ordunun maneviyatını kuvvetlendirmek görevi ile Anadoluâda ve cephelerde dolaştı. 1923âden ölümüne kadar muhtelif şehirlerden mebus seçildi. 14 Ocak 1944âte öldü.
Mehmed Emin de Servet-i Fünuncularla çağdaştır. Şiir sahasına tamamen Servet-i Fünunâun ferdiyetçi âsanat için sanatâ görüşüyle ve aruz vezniyle yazılmış şiirleri hakimdi.
Halbuki Mehmed Emin, milli ruhu, milliyetçilik duygularını, milletin dert ve davalarını terennüm eden, halkımızın ve köylülerimizin anlayabileceği bir dille ve milli veznimiz olan hece vezniyle şiirler yazmak istiyordu.
1897 Türk-Yunan Harbiânin yarattığı milli hassasiyet ortamında;
Ben bir Türküm; dinim cinsim uludur;
Sinem, özüm ateş ile doludur;
İnsan olan vatanının kuludur.
Türk evladı evde durmaz, giderim.
diye başlayan Cengi Giderken adlı şiirini yayımladı. Manzume o günkü milli hava içinde geniş akisler yarattı ve tuttu, beğenildi. Bunun ardından diğer şiirlerini çıkardı. A. Hamid, Şemseddin Sami, Rıza Tevfik hatta Tevfik Fikret gibi tanınmış şahsiyetler ve şairler kendisini desteklediler. II. Meşrutiyetâten sonra da Milli Edebiyat geniş ve etkili bir akım haline geldiği zaman, Mehmed Emin âMilli Şairâ, âTürk Şairiâ olarak geniş bir şöhret ve saygı kazandı.
Mehmed Emin Yurdakul, ilk büyük Türkçülerdendir. Ruhunun yüksek vasıflarına ve büyük asaletine rağmen, yoksul ve geri hayat şartları içinde bulunan milletimizin acılarını yakından görmüş ve kendi yüreğinde hissetmiş bir halk çocuğudur. Bu bakımdan şiirlerinde halkçı ve milliyetçi temaları işlemiştir. Onun anlayışına göre, şairler milletlerin dert ve ıstıraplarına tercüman olmalı, milli hakları savunmalı, cemiyette adalet ve kardeşliğin hakim olmasına hizmet etmeli, milletlerini dertleriyle başbaşa, öksüz bırakmamalıdır. Kısa ifadesiyle Mehmed Eminâe göre, âsanat, millet içindir.â
Mehmet Eminâin dünya görüşü, Ziya Gökalp tarafından sistemleştirilen Türk milliyetçiliğinin aynısıdır. Milli şuur ve ülküler, milli menfaatler etrafında birleşmeyi, Batı medeniyetini benimsemeyi, İslamiyetâi ve Müslüman milletlerle dost olmayı ister. Milli, medeni ve İslami temellere dayanır. Aynı zamanda başka milletlerin milli varlık ve şahsiyetlerine saygılı olmak lüzumuna inanır; emperyalizmin, yani başka milletleri, zor ve hileye başvurarak boyunduruk altına alıp sömürmenin şiddetle karşısındadır. Bu bakımdan Mehmed Eminâin dünya görüşüne insani sıfatını da ekleyebiliriz.
Şiirlerinde de hep bu milli medeni, İslami ve insani dünya görüşü çerçevesinde kalarak, sosyal fayda prensibine uygun temaları işlemiştir.
Güzelâe değil, faydalıâya önem vermesi, hassas yaratılışlı fakat hayal gücü ve sanat yönü zayıf bir şair olması dolayısıyla, şiirlerinde kuruluk göze çarpar. Lirizmden çok öğreticilik hakimdir. Bununla beraber sevilip tutulmasında, büyük şair olarak şöhret kazanıp saygı görmesinde, duygu ve düşüncelerindeki samimiyetin, dürüst ve idealist şahsiyetinin, derin, heyecanlı ve samimi vatan severliğinin büyük rolü olmuştur.
Şiirlerinde tamamen Türkçe veya Türkçeleşmiş bir kelime kadrosu vardır. Ancak bu dil halkın ağzındaki gibi canlı ve sevimli değildir. Yapma, kitabi bir dildir.
Vezin olarak hep heceâyi kullanmıştır. Bunda da başarılı değildir. Çünkü heceâyi sırf bir parmak hesabı saymış, halk şiirlerinin bu vezni kullanıştaki ustalıklarına, ahenk sağlamak için kullandıkları ölçü durak ve ses unsurlarına iyi dikkat etmemiştir. Çok uzun ve kuru mısralar söylemiştir.
Dilde ve vezinde milli olmaya çalıştığı halde nazım şekillerinde halk şiirimizin şekillerini kullanmamıştır. En çok kullandığı şekiller Servet-i Fünuncuların Batıâdan getirdikleri sone ile serbest nazımdır.
YUSUF ZİYA:
ŞİİRLERDE İŞLENEN TEZLER:
BEŞERİ AŞK:
âBeşeri aşkâ kavramı içerisine kadın aşkı yanında tabiat sevgisi, vatan aşkı, insan sevgisi, milli değerlerin sevgisi vb konuların da girmesi gerekirken, Yeni Türk Edebiyatıânda bu ifade, sadece, âkadın aşkıâ anlamında kullanılmıştır.
Yusuf Ziyaânın şiirlerinde kadına duyulan sevgi, alaka ve ihtiyaç, yaşadığı zamanın kültür değişmesini kuvvetle hissettirecek derecede işlenmiştir: Dönemin kadını, Avrupaânın ısmarlama kalıplarına girmeye zorlanmaktadır, bu hareketin içerisinde âmilli Türk Kadınıâ tipi vücuda getirme çalışmaları da yapılmaktadır; ancak, milli Türk kadınının modeli Avrupaâda aranmaktadır. Bu ölçüler içerisinde Yusuf Ziyaânın aşık olduğu kadın tipi, mısraın bir ucundan sarkan yemeniyi acele ile başına iliştirmiştir, çoğu zaman da yemeniyi tamamen unutmuştur.
Eğer kadın, yolcuları sarhoş eden bir meyhane ise bu kadının Avrupalı olmadığı iddia edilebilir mi?
Yusuz Ziyaânın aşk şiirlerini şöyle sınıflayabiliriz:
Vuslatlı aşkı anlatan şiirler.
Vuslatsız aşkı anlatan şiirler.
Romantik duyguların aşılarak cinsi duyguların ağır bastığı şiirler.
Mitolojiden etkilenen aşk şiirleri.
Fanteziler.
2) ÖLÜME BAĞLI DUYGULAR:
a. Ölüm Kavramı:
Yusuf Ziyaâya göre ölüm, müthiş bir ıstıraptır. Bu dünyada her şey ölümle bittiği gibi, aşk ve kadına duyulan sevgi de biter. Yusuf Ziya, ölüm geldiği vakit, en kıymetli varlık olan kadının elden gideceğini ve ölen insanın aşktan mahrum kalacağını düşünür. Şiirlerinde aşksız insanların, yani sevmeyenlerin yaşamadığı, öldüğü intibaını vermeye çalışır. Yahya Kemal, insanları hayal ettiği müddetçe yaşatırken, Yusuf Ziya, insanı, sevdiği kişi ile duygu alış-verişi yaptığı müddetçe yaşatır.
Yusuf Ziya, âÖlüme Doğruâ isimli şiirde, bu dünyadan ayrılmanın çilesini, bir insanın duygu dünyasında nazmeder.
ÖLÜME DOĞRU
âYanıyorken üşüyordum... Nedir bu buhran?
Ne cehennem soğuğu bu, ne yakıcı kış!
Hangi çölün ateşidir beni kavuran?
Vücudumu kutupların havası sarmış!
Her çehreyi yadırgıyar şimdi gözlerim,
Sanki eşya siyap bir tül altında gizli!
Bir yabancı bozuk ahenk aldı sözlerim;
Sesim kısık, nefesim dar, gözlerim sisli!
İşte bir bir uyanıyor geçmiş zamanlar,
Artık eski rüyaların seyrine daldım!
O ses nedir?.. Yanımda bir ağlayan mı var?
Kanatlarım kapanıyor havasız kaldım!...â
Şair, yukarıdaki şiirde, ölümün korkusuna kapılarak dünyayı yeniden yorumlamaya başlar; ölüm düşüncesinin yakıcı havasından ürkerek hatıraların serinliğine kaçmak ister, yine ölümün soğukluğundan ürpererek geçmiş zamanların gülümseyen sıcaklığında kaybolmayı arzu eder.
âCehennem soğuğuâ ve âyakıcı kışâ tezatlarını kullanırken şairin başarılı olduğunu iddia edebiliriz. Ölümün korkusunu yaşarken âeşyanın siyah bir tül altındaâ kalması, ânefesin daralmasıâ, âsesin kısılmasıâ ifadelerini de aynı başarıyı tekrarlayan motifler olduğunu söyleyebiliriz. Son mısrada, şairin kanatların kapanmasıâ ifadesi ile, âbenim gönlüm bir kelebekâ diyen bir başka şairin ifadeleri arasındaki benzerliği işaret etmekle yetiniyoruz.
3) TARİH ŞUURU:
Yusuf Ziyaânın şiirlerinde tarihin şanlı, şerefli günlerine duyulan hasret, aşk şiirlerinde gördüğümüz şahsi hususiyetlerinden doğar ve şairin hevesleri arasında bir fantezi veya romantik bir tutku, bir vazife iştiyakı oluverir; bir bakarsınız, kaval ile musıkı icra eden bir vezirin veya Hindli ve Çinli sakinlerin fağfur destilerinden kımız içen bir hakanın halleri şiirleşiverir.
Şair, aşk şiirlerinden sonra ikinci dereceden bir konu olarak tarihi şiir sahasını seçmiş, bu sahada kalem oynatmıştır. Bir bakıma aşk şiirleri ile hissiyatının ihtiyacına cevap vermiş; tarihi şiirleri ile de milli bir vazifeyi yerine getirmiştir.
Bu bölüme sonuç olarak diyebiliriz ki, Yusuf Ziya tarihi şiirlerinde Türk askerinin değerli bildiği vatan, bayrak, din gibi milli-dini değerlerin yanı sıra, aile gibi sosyal bir müesseseyi ve beşeri aşk gibi vazgeçilmez bir duygunun tezahürlerini de işlemiştir.
GAZEL
Aşiyan-ı mürg-i dil zülf-i perişanındadır
Kande olsam ey peri gönlüm senin yanındadır
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabip
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır
Çekme damen naz-edüp üftadelerden vehm kıl
Göklere açılmasun eller ki damanındadır.
Mest-i hab-ı naz ol cemâet dil-i sad-paremi
Kim anın her paresi bir mevk-i müjganındadır
Bes ki hicranındadır hasiyyet-i katâı hayat
Ol hayat ehline hayranım ki hicranındadır.
FUZULİ
GAZEL
Hasılım yoh ser-i kuyunda beladan gayrı
Garazım yoh reh-i aşkında fenadan gayrı
Ney-i bezm-i gamem ey mah ne bulsan yele ver
Oda yanmış kuru cismimde hevadan gayrı
Perde çok çehreme hicran günü ey kanlı sirişik
Ki gözüm görmeye ol mah-likadan gayrı
Yetdi bi-kesliğim ol gayete kim çevremde
Kimse yoh çevrile girdab-ı beladan gayrı
Ne yanar kimse bana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı
Bozma ey mevc gözüm yaşı hababın ki bu seyl
Komadı hiç imaret bu binadan gayrı
Bezm-i aşk içre Fuzuli nice ah eylemeyem
Ne temettuâ bulunur bende sadadan gayrı
FUZULİ
GAZEL
Saki zaman-ı ayş ü mey-i hoş-güvardır
Birkaç piyale nüş edelüm nev-bahardır
Buy-ı nesim ü reng-i gül ü revnak-ı bahar
Asar-ı fazl ü rahmet-i Perverdigardır
Gafil geçürme ömrü bu dem künc-i gamde kim
Menzil kenar-ı bağ ü leb-i cüybardır.
Zayiâ geçürme fursatı kim bağ-ı alemin
Gül devri gibi devleti na-paydardır
Baki nihal-i maârifetin meyve-i teri
Arif katinde bir gazel-i abdardır.
BAKİ
ÖLÜME DOĞRU
âYanıyorken üşüyordum... Nedir bu buhran?
Ne cehennem soğuğu bu, ne yakıcı kış!
Hangi çölün ateşidir beni kavuran?
Vücudumu kutupların havası sarmış!
Her çehreyi yadırgıyar şimdi gözlerim,
Sanki eşya siyap bir tül altında gizli!
Bir yabancı bozuk ahenk aldı sözlerim;
Sesim kısık, nefesim dar, gözlerim sisli!
İşte bir bir uyanıyor geçmiş zamanlar,
Artık eski rüyaların seyrine daldım!
O ses nedir?.. Yanımda bir ağlayan mı var?
Kanatlarım kapanıyor havasız kaldım!â¦â
YUSUF ZİYA
KESİLDİ Mİ ELLERİN?
-Anne,anne,hişt,hişt....
-O kim?
-Benim,kalk,kalk,para ver.
-Ooh, senmissin ödım koptu ...
-Yeri nerde? Kalk, goster;
-Çıldırdı mı, çocuk? Bende para nerde olacak ?
Benim gibi bir dul kadinin kimden para alacak ?
-Miras yedin...
-Onu baban sağlığında bitirdi;
Vur patşasın, çal oynasın, surda burda yedi;
Param olsa el dikişi dikermiyım ben
Bir kor mummum.....
-O masalı baskasına anlat sen;
kalk para ver
-Sarsma oğulm, Hakâtan korkun yok mudur?
Bir anaya kalkan eli....
-Sus dırlama.....
-Vurma dur;
Beni dinle hangi ana para vermez oğluna ?
Vallahi yok, olsa feda olsun sana .
-Kalk, diyorum :âPara para!â şimdi seni vururum ...
-Billahi yok.....
..........
MEHMET EMİN
DİVAN EDEBİYATI VE MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİNDE
ELE ALINAN TEMALARIN KARŞILAŞTIRILMASI
Divan Edebiyatı ve Milli Edebiyat dönemleri edebi karakter ve üslup yönlerinden çok büyük farklılıklar gösterir. 13 ve 19. yy.lar arasında gelişimini tamamlayan divan edebiyatının temaları bir yönüyle halktan kopuk, hayal alemlerinin ve estetik bir bakış açısının doğurduğu klasik bir edebiyattır. Nazım şekillerinin, mazmunların, temaların, edebi sanatların aynılığı dikkati çeker. Bakış açısı konuyu ele alış biçimi yani üslup farkı ile birbirlerinden ayrılan yani üslup farkı ile birbirlerinden ayrılan bu şiirler divan edebiyatının temelini oluşturur. Oysa Milli edebiyat milletin en yoksul, en çaremiz durumdayken yeni varolma savaşını verdiği bir dönemde oluşumunu tamamlar. 20. yy. başlarında Cumhuriyet dönemi öncesinde kendini iyiden iyiye hissettiren bu edebiyat; edebiyatta âhalka doğruâ düşüncesiyle varlığını sürdürür. Divan edebiyatında ele alınan konuları işleme biçimi, mazmunlar ne kadar halka uzaksa; Milli edebiyat döneminde o kadar yakın bir görünüm çizer. Milli Edebiyatta edebiyatçılar her yönüyle halka açılan, halkın hayatını, duygu ve düşüncelerini anlatan eserler vermişlerdir. Örneğin kadın teması milli edebiyata M. Emin Yurdakulâun âAna ile Kızıâ şiirinde merhametli, canlı, acı çeken kadın görünümü verir.
Ana ile Kızı
..................
Ah evladım, uğrunda ben kendimi kul ettim.
Genç ömrümü yüzbin mihnet içerisinde tükettim. Seni baban bir yaşında yetim koydu kucakta
Ne çul vardı altta üstte, ne od vardı ocakta
..................
Oysa Divan edebiyatında kadın güzeldir. Asla acı çekmez, aşıklarını usandırır onlara acı çektirir. Çok güzeldir ama bu güzelliğine ulaşılmaz. Bunu Bakiânin şu beyitlerinde kolayca görüyoruz.
âİçilse bade lebünsüz harareti yoktur
Şeker yenilse sözünsüz halaveti yoktur
(Senin; dudağın olmadan içilse, şarabın harareti yoktur. Sözün olmaksızın şeker yenilse, tatlılığı yoktur.
Cihanda der dü belanı çeker gider BAKİ ölürse dünyada senden feragatı yoktur.
(Baki cihanda senin dert ve belanı çeker gider. Ölürse, dünyada senden rahatlığı yoktur.)â
Sadece Divan edebiyatı ve Milli edebiyatla değil, Divan edebiyatı şairleri arasında da temaların farklı üsluplarla işlendiğini görüyoruz. Örneğin ele aldığımız Baki ve Fuzuli arasında bu konuda büyük bir farklılık görüyoruz. Baki ne kadar beşeri ise, Fuzuliânin o kadar tasavvufi olduğunu görüyoruz. Örnek aldığımız şiirlerde de yaşama bakışları görülmektedir. Baki yaşadığı devirden bazı olayları eserlerine yansıtmıştır. Bakiâde derin bir felsefe ve tasavvufi bir düşünce hemen hemen yok gibidir. Bakiânin seçilen şiirde dahil pek çok şiirinde hayal anlayışı, dünya görüşü; dünyanın geçiciliği ve bu sebeple zamanı zevk içinde geçirmek lazım geldiği esaslarına dayanmaktadır. Yaşamı da aynı şiirinde olduğu gibidir. Neşeli, hoş sohbet bir mizaca sahip olan Bakiânin şiirinde temalar açık tabiatına uygundur. Şiirinde yeme içme günleri ve lezzetli şarap zamanından bahseder. (Zaman ise ilkbahar mevsimidir.) Böyle bir zamanı gam köşesinde boşuna geçirme ki, bahçe kenarında hayatın zevkini çabuk çıkar, fırsatı değerlendirir. Çünkü gül devri çabuk geçer diyerek hayatı zevk, eğlence temaları ve hayatın geçiciliği ile süsler. Temalarda onun kaygısı zevki sefadır.
Fuzuliâde ise Bakiânin tam tersi işlediği temalarda tasavvufi bir hayatın izlerini buluruz. Beşeri aşk yerine tanrı aşkı, hayatın boş olduğu ama Tanrıya ulaşmak onun aşkını yakalayabilmek önplandadır. Onun için aşk teması acı veren bir olgudur. Ama bu acı mutlaka çekilmelidir. Onun çektiği bu acılar onun Tanrı katındaki değerini arttırmaktadır. Bu duyguyu gazelinde Benim aşk ıstırabıyla başım hoştur. Ey tabip benden bu derdi giderecek ilaçtan vazgeç der.
Gazelde bu aşk temasını verirken Gönül kuşunun yuvası senin perişan saçlarındadır; onun için ey peri gibi güzel sevgilim ben nerede olsam, gönlüm senin yanındadır, demektedir. Aşıkların bu eziyetinden dolayı sana beddua etmesinler bundan kork, senin ayrılığında o kadar ölüm özelliği var ki senden ayrı oldukları halde yaşayan bunca insan nasıl yaşıyor? Hayret ediyorum diyor.
Yine Fuzuliânin Murabbaâsında sevgilinin iyilik ve insanlık göstermesini dile getirerek başlıyor. Şiir boyunca da aşk yüzünden çektiği acıları ve talihsizliği karşısında darmadağın olduğunu açıklayarak sevgilisinden yardım dilemektedir.
Divan edebiyatında bu şekilde kendi içinde temaları işleme farklılığı görülür. Milli edebiyat döneminde ise temalar farklılık gösterir. Bütün insan ve insanın günlük yaşamı şiirin konusunu ve temasını oluşturur. Dönemin özelliği ile yapılan savaşlardan yenik çıkılması ve milli mücadele içine girilmesi dönemin temelini oluşturur. Divan edebiyatı mazmunları, kalıplaşmış temalar ve aynılık burada daha az görülür. Ziya Gökalpâte görülen Türkçülük kavramı, milli ve manevi kültür özellikleri, tarih bilinci şiirlerin temalarını şekillendirir. Dönemin bütün şairlerinde bu unsurlar görülür. M. Emin Yurdakul ve Yusuf Ziyaâda bu fazlasıyla görülür. Bayrak, milli-dini duyguların yanı sıra her iki şair de aile gibi bir müesseseyi ve beşeri aşkı işlemişler ama divan edebiyatından işlediği konular ve temalar ile tamamen ayrılmışlardır. Yusuf Ziyaâda ayrıntılı belirttiğimiz ölüm kavramın sıcaklığı farklı bir üslupla bize verilirken, ilk milli Türk şairi olarak da kabul edilen Yurdakul Kesildi mi ellerin adlı şiirde bir annenin yoğun duygularını temalaştırıyor. Demek ki Milli edebiyat dönemi şiiri her yönüyle divan şiirine oranla bir başkalık ve yenilik unsurlarını taşıyor.
Yusuf Ziyaâda ayrıntılı bir şekilde gördüğümüz temaların bir kısmı aynen M. Emin Yurdakulâda da görülüyor. Özellik tarih bilinci, eski zaferler, milli ve manevi duygular birincil derecede temalarını oluşturuyor. Özellikle Türkçe şiirleri açık bir halkçılık ve milliyetçilik temalarını işler. Ancak onun milliyetçiliği daha sonraki âBütün Türkçülükâ anlamına gelmez. Tabii konusunu halkın hayatından alan âKesildi mi Ellerinâ adlı şiir sanatı memleket sorunları içinde kullanılabildiğinin göstergesi oldu.
Yusuf Ziyaânın şiirinde ölüm teması tam olarak verilirken, Yurdakulâun şiirinde Anne ile oğul arasında geçen bu trajik olaydan sonra verilen karşılıksız anne sevgisi teması bu yönüyle karakteristik ve dikkat çekicidir.
Öyle ki Divan edebiyatında gördüğümüz estetik kaygısının Milli edebiyat dönemi şairlerinde tamamen farklı temalarda, farklı bir anlayışla ele alındığını görüyoruz.
KAYNAKÇA
Akyüz, Kenan, Batı tehsirinde Türk Şiiri Antolojisi, İnkilap Kitap Evi, İstanbul 1986
Akyüz, Kenan, Modern Türk Edebiyatının Ana çizgileri, İnkilap Kitap Evi,İstanbul 1860-1923
Türk Kulturunu Aeaştırma Enstitüsü, Türk Dünya El Kitabı, Ankara 1992

